31 Ekim 2010 Pazar

Kim Fowley is the ultimate underground animal!

“İyi” müzik yaptığını iddia eden ve 60’lardan başlayarak kariyerini bu çizgide tutan müzisyen sayısı kaçtır acaba? Ya da başka bir deyişle, “deneysel, psychedelic ve türler arasında gidip gelen bir müzik yapmayı tercih ediyorum” ifadeleriyle medyayı tavlayan binlerce sanatçı ve grubun bugün nerede durduğu hakkında bir fikrimiz var mı? En kötü ihtimal uyuşturucu ve şöhret dünyasında boğulup hayatlarının bitmesine tanık olanlar, Hall of Fame kapılarında isimlerini kazdırttılar ve en iyi ihtimal bugün, 60’larda “çok çılgınlık” yaptıklarını iddia ettiler. Ama sanatsal ifadenizi 60’ların herhangi bir döneminde yansıtsanız bile, bir şekilde bir anlatım becerisinde bulunup deyim yerindeyse “işi yırtmışsınızdır”. İşlerin ne kadar kaliteli olduğunu tartışmak bir vakit kaybıdır, yapılan yapılmıştır.



Kim Fowley nedir, ne iş yapar ve nasıl algılanmalıdır? Bu sorunun cevabını halen pek de bilen yoktur. Tozlu rafların tozlu dergileri, onu ilk defa Los Angeles’ta bulunan ve henüz pek de bilinmeyen bir plak şirketinin ortak yapımcısı olarak tanıtır.

1960 senesinde yirmi yaşındasınız, müziği seviyorsunuz, ortalıkta dönüp dolaşan olayların farkındasınız ve aktif şekilde gündemi takip ederek bir şekilde kendinizi “bu cereyanın” içinde buluyorsunuz: Yürümekte olduğunuz sokağın bir köşesinde asılı duran afişi görüyorsunuz, pek de alışık olunmayan psychedelic fontla yazılmış dört grubun ismini okuyorsunuz, afişi yırtıp cebinize koyuyorsunuz ve akşam gidecek bir konseriniz olduğu için sevinip birkaç arkadaşınızı da davet ediyorsunuz. Akşam vakti gittiğiniz konserde çalan gruplara bakıyorsunuz: Sahne performansı, giyim-kuşam-makyaj-duruş-hareketler, müzik türü, vokal seçimi, davulların girişi, gitar riffleri ve bir takım başka şeylere gözünüz takılıyor. Bir yandan içtiğiniz içkinin ve tütünün sarhoşluğu ve bir yandan teker teker sahneye çıkan grupların çaldığı bu “alışık olunmayan” müzik arasında gidip geliyorsunuz, gecenin bitmesiyle birlikte arkadaşlarınızla sokağa çıkıyorsunuz ve kendinizi karışık bir kafayla yakalıyorsunuz. Onu takip eden birkaç dakika sonra, çok da düşünmeden şöyle bir şey diyorsunuz: “Biz de deneyelim mi?” Ve ilerleyen birkaç gün sonra bunun başka bir şey olduğunu anlıyorsunuz: Ne olduğu hakkında bir fikrinizin olmadığı bir müzikle karşılaşmak, tıpkı güzel bir kızı/erkeği yatağa attıktan sonra onunla nasıl baş edeceğini bilememek gibi, hem panik, hem heyecan, hem de karşı konulamaz bir erotizm ve üretme çabası beslemez mi? Müzik ve seks, uyuşturucu ve edebiyat, alt kültür ve endüstri, belki de hiçbir zaman bu denli yan yana durmayacaktı. Ucundan tuttuğunuz ipi sonuna kadar kendinize doğru çekmeye öyle bir hazırsınız ki, kimse sizi durduracak gücü bulamayacaktır.



Bu noktada, Kim Fowley’i diğerlerinden ayıran bir özellik yoktur. Ama ebedi silahı, genç ve meraklı bir gencin, 60’larla çakışan üretkenliğin sınır tanımaz gücüdür. Cebini doldurmak için anlaştığı gruplar, Fowley’e her gün ayrı bir hayal gücü verecek, tıpkı iğneyle kuyu kazar gibi, yavaş yavaş, tanıyarak ve öğrenerek geliştireceği bir “dünyanın” kapısını dinleyiciye açmak için hazırlıklarını tamamlayacaktı. Ve bunun için öncellikle, San Francisco’ya, 1965 senesinde taşınmaya karar vererek başlayacaktı.

Haight-Ashbury caddesinde karşılaştıkları hikâyenin sadece bir başka tarafı: San Francisco Cronicle gazetesinden gördüğü Hippielerin resimleri, onu gerçek hayatta bambaşka fikirlere bırakacaktı ve bu işin söylendiği gibi hayalperest ve ütopik bir başkaldırının ötesinde, birbirinden ayrılarak aktif halde, tıpkı birer mantar gibi geliştiğini ve büyüdüğünü görecekti: Hare Krishnacılar, nudist grupları, uyuşturucu çeteleri, İsa olduğunu iddia eden cemaatler, vejetaryenler ve henüz Bob Dylan tarafından gelişmekte olan “Evimiz yoldur,” felsefesinin gezginleriyle tanışacaktı. Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs üçlüsünün yarattığı edebiyatta kaybolacak, “entelektüel tüketici” olarak tanınan dominant kesimden hoşlanmadığını,”herkes bir şeyler yapıyorsa, ben de yapmalıyım” düşüncesiyle kendini tanıtmaya karar verecekti.

Belki de bu yüzden, Kim Fowley hakkındaki çıkış yolumu, biraz sırıtarak, dinleyiciye çok da iyi bir müzik sunmadığını ama müziğini, onun ötesinde değerlendirmemiz gerektiğini düşünerek buluyorum. Fowley, kendisini piyasalara albüm satışlarıyla değil, ürettiği “single” parçalarıyla göstermiştir ve ortaya ilginç bir tablo çıkmıştır: Bir yandan piyasalara hâkim olan “single parça kültürünü” ve alt kültürlerde mantar gibi gelişen uyuşturucu etkenini kendince harmanlayarak 60’lara ismini yazdırmıştır. Ancak müzik ve uyuşturucunun dinleyiciye “istenildiği gibi” tanıtılmak istenmesi, underground/yer altı kültürünün kapılarını açmasıyla mümkün olabilirdi: Rock eleştirmeni Lester Bangs ve korsan yayın yapan Radio Caroline tarafından fark edilen Kim Fowley, istediğine ulaşır ve kendi reklamını bu ortamda yapar. Gece vakti korsan yayın yapan Radio Caroline, açılış cümlesi olarak “Kim Fowley is the ultimate underground animal!” kaydını tercih eder ve kısa bir süre sonra, dinleyici Kim Fowley’i yaptığı müzikle değil, daha ziyade parçalarında fark edilen ve bir şekilde “kötü iyi” diyebileceğimiz, LSD ve diğer uyuşturucuların ne türde etki ettiğini anlatan “deneysel” parçalarla tanımaya başlar.

1961’de Paul Revere and The Raiders grubunun “Like Long Hair”, 62’de B. Bumble and The Stingers ve onu takip eden senelerde The Murmaids ve The Hellions gibi “yer altı psychedelic / beatnik” grupların prodüktörlüğünü yapan Fowley, en sonunda 1965’te “The Trip” parçasını kendi prodüktörlüğü altında piyasalara çıkarır ve şarkı çok tutulur. Parçanın kendisi bir buçuk-iki dakika arasında sürse de, bu denli kısa bir süre içinde sığdırdığı yoğun psychedelic öğeleriyle dikkat çeker. Zaten bir prodüktör olarak yerel basından tanınmaya başlanan Kim Fowley, artık sadece yer altı grupların “keşfedicisi” olarak değil, aynı zamanda kulağa nasıl gelirse gelsin, bir kuşağın “küçük anlatıcısı” olarak benimsenmeye başlanır.

“The Trip” parçasında fark edilir, Kim Fowley’nin aslında bir vokal tarafı yoktur, şarkı söyleme becerisi olmadığı gibi, parçalarında bunu kullanmaya da niyeti yoktur gibi: Daha ziyade bir tür “anlatıcı” olarak çıkar karşımıza. Parçanın adı gibi, LSD çılgınlığının San Francisco ve Los Angeles’ın belirli mahallelerinde yoğun olarak kullanıldığı ve bir tür alt kültürün oluşmasında etkin bir rolü olan başka bir yaşam tarzının gölgeleri görülmeye başlanır. Kim Fowley, bu anlamda bir tür “sembolik” ifade durumuna düşer: Dediğim gibi, ne yaparsanız yapın, derdinizi bir şekilde anlatabildiğiniz sürece, karşınızdaki dinleyici ve tüketici tayfa, sizi “o şekilde” tanımaya dünden razıdır; eğer Dünya yuvarlak bir yerse, onu disko topuna benzetenlerle anlaşabilirdiniz.



Kim Fowley’nin 1968’de çıkardığı ilk ve tek albümü “Outrageous”, belki de müziğin sadece belirli salt kurallarıyla yapılmak zorunda olmadığını, onun ötesinde, anlatacağı bir şeyleri olan bir sürü insanın vazgeçilmez araçlarından bir tanesi haline geldiğini gösterir gibiydi. Albüm şans eseri karşıma çıktığında, neyle karşılaşacağımı bilemiyordum çünkü işin içinde Kim Fowley vardı: Daima bilinmeyeni, tuhaf olanı ve gri rengin içinde gidip gelen bir havayı olabildiğince korkutucu ve eğlenceli bir şekilde “anlatan”, psychedelic müziğin zor zanaatını kesik beat öğeleriyle doldurarak dinleyiciyi içinde tutan ve aslında her şeyin bir tür macera olduğunu gösteren albüm olarak değerlendirmemiz gerektiğini anlıyordum. Bu anlamda, müzikal açıdan karşılaşacağım hayal kırıklığı ve “Böyle bir şey nasıl dinlenilir ki?” tepkilerinden oldukça uzak tuttum kendimi. “Bubble Gum” parçası, aralarından en “dinlenesi” olarak gösterilebilir, eğer illa Kim Fowley tarafından bir şarkı dinlemek isterseniz. Bunun yanında “Up” parçası, deneysel bir çalışmanın ötesinde sınırları gerçekten zorlayan ve dinlerken rahatsız olabileceğiniz bir havada ilerletir kendini: LSD kullanan milyonlarca insanın üç aşağı beş yukarı karşılaşacağı aynı görsel öğeleri bir şekilde işitsel bir ifadeye yorumlaması açısından bence çok ilginç. Ama ne kadar dayanılır buna, ona birlikte karar verelim.

“Flower Drum Drum” parçası ise, piyasalara single olarak çıkmıştır ve belki de Fowley’nin “iyi işleri arasında” gösterilebilecek bir yerde olarak yorumlanabilir.

Ama Kim Fowley’i müzik açısından değerlendirirken, bütün dönemi kapsayan küçük karakterleri de hesaba katmak gerekir ve belki de makaleyi zor yapan nedenlerin arasında bu vardır; David Bowie tarzı makyajı, 60’ların minimal modasıyla uyuşturucuların baş gösterdiği yaşam tarzının aynı çatı altında toplanarak bir tür “düşünme ve yaşama tarzını” anlamak gerekir sanırım.

70’lerin ikinci yarısında bir kız grubu olarak çıkan ve Kim Fowley tarafından keşfedilip piyasalara sunulan The Runaways grubuyla yaşadığı macerayı da unutmamak gerekir.

Kim Fowley bugün 71 yaşındadır ve görenlerin anlattıklarına göre suratını hala boyamadan sokağa çıkmıyor.

Top 20 Woo Hoo / Doo-Wop

Yaklaşık 50’lilerin sonları, 60’ların başlarına tekabül eden, caz, rockabilly ve henüz belirsiz bir arayışta bulunan beat/garage müziğinin sözler açısından bir yoksunlukla başlattığı ve çok da uzun sürmeyen Woo Hoo / Doo-Wop modasının vazgeçilmez şarkılarını toplamaya çalıştım. Başka deyişle, “sözler bakımından belirli bir anlam içermeyen, daha ziyade orkestranın iniş-çıkışlarına göre bir takım sesler ve kafiyeler uyduran vokal türüne” dinleyiciyi oldukça eğlendiren ve dans ettiren bir tür olarak da bakabiliriz.

Uzun eteklerini giymeye devam eden kızların ve onlara vişneli kola ısmarlayan çocukların 60’lar başında duymaya devam ettikleri muhafazakâr görüşünün kırılmaya başladığı zamana denk gelmesini de unutmamak gerekir. Bu açıdan, parçaların bir tür “zihin açma” görevinde bulunduğunu, yumurtasından henüz çıkan bir kuşağın, şaşkın gözlerini Rock & Roll’un kirli ellerine emanet eden bu “geçiş dönemi” oldukça da heyecanlıdır.

20) The Chocolate Watch Band – Loose Lip Sync Ship (AIP, 1968)
60’ların ortasında kurulan The Chocolate Watch Band, kuşkusuz “Californiasm” olarak adlandırılan ve hayatlarının neredeyse bütün zamanlarını Sunset Strip caddesinde geçirerek İkinci Dünya Savaşı’nın ne kadar gereksiz bir şey olduğunu anlatıp durmalarıyla, hem müzik, hem söz bakımından sevgili paranoyak arkadaşlardır.

19) The Raindrops – Hanky Panky (Roulette, 1963)
Tommy James and The Shondells grubundan bildiğimiz ve zamanında avazımız çıktığı kadar “My baby does the hanky panky!” şeklinde bağırarak farklı kafalara girmemizi sağlayan Raindrops tayfasının bu parçasını şiddetle öneririm.

18) The Turbans – Tick-Tock-A-Woo (Parkway, 1961)
1953’te Philadelphia’da oturan birkaç arkadaşın, sanırım şehrin banalliğinden sıkılıp bir grup kurmaya karar veren ve “kurmuşken Türbanlılar olsun” diyen ve şan şöhret işlerine ancak 60’ların başlarında girip kısa bir süre sonra unutulan şarkılarıyla Tick-Tock-A-Woo, ilginçtir.

17) Little Anthony & The Imperials – Shimmy Shimmy Ko-Ko-Bop (Avco, 1959)
Little Anthony & The Imperials, New York’un en önemli blues, ritim ve doo-wop gruplarından biridir. Yine aynı şekilde, toplu vokalle ilerleyen parçanın nakaratı, yazmaya üşendiğim isimle karşılıyor bizi.

16) Dicky Doo & The Don’ts – Nee Nee Na Na Na Na Nu (Swan, 1962)

Senelerdir “avam” yorumunu alan ve anne-babalarının evde çalınmasına yasak koyduğu bu sözsüz parçanın kuşkusuz en önemli özelliği, hiçbir şey anlatmadan Nee Nee Na Na Na Na Nu şeklinde devam etmesidir. Tabii ki parça, ancak Dicky Doo ve The Don’ts’un ceplerine biraz para girdikten sonra piyasaya sürülmüştür.

15) Rosco Gordon – Shoobie Doobie (Sun, 1959)
Blues müziğine sadık bir şekilde ilerleyen “call and response / çağrı ve cevap” formu, sanki sadece birkaç sene sonra ortaya çıkacak olan müzik akımlarının habercisi gibidir. Memphis, Tennessee kökenli Gordon’ın performansıyla “Shoobie Doobie, Doobie Shoobie” ve bir kez daha “Shoobie Doobie” derken bulacaksınız kendinizi.

14) Ernie K-Doe - Te-Ta-Te-Ta-Ta (Instant, 1961)
Özellikle “Mother-in-Law” parçasıyla tanınan Ernie K-Doe, ritim, blues ve Afrika müziğini birleştirerek kendisini Chicago Blues akımına dâhil ederek öncülerinden biri olmuştur.

13) Gene Vincent & His Blue Caps – B-I-Bickey-Bi, Bo-Bo-Go (Capitol, 1956)
Capitol plak şirketi Gene Vincent’in cesaretine ortak olmuştur ve 50’liler için oldukça “ayıp”, 60’lar için oldukça “naif” bir görünüm sergilemiştir. Ayıp bir yana, “ne idüğü belirsiz” yorumunu alan ama burnunun dikine aynı performansı sergileyen Gene Vincent, günümüz adına oldukça önem arz eden müzisyenlerden biri olmuştur.

12) The Hollywood Argyles – Alley Oop (Lute, 1960)
1957’de başlayan kayıt çalışmaları, ancak üç sene içinde bitmiş ve 60’da piyasalara sürülmüştür. Neden bu kadar uzun sürdüğüne dair bir fikrim olmasa da, parçanın adı olan Alley Oop, 30’ların başlarında V.T Hamlin tarafından çizilen mizah dergisine ait. Açıkçası parçanın kendisi de, bir tür mizah anlayışı içerisinde yoğun bir laubalilik içeriyor.

11) The Chips – Rubber Biscuit (Norton, 1962)
Üniversiteden tanışan üç arkadaşın beraber kurmuş olduğu The Chips grubu, kuşkusuz Doo-Wop türünün en iyi örneklerinden bir tanesi: New York’un alt kültürünü besleyen Doo-Wop müziğinin hızlı temposu ve eğlenceli havası çok sürmese de, sürdüğü kadar insanları eğlendirmiştir; “Rubber Biscuit” listenin on birinci sırasında!

10) Sam the Sham & The Pharaohs – Wooly Bully (MGM, 1965)
Sam ve arkadaşlarının kariyerlerinde yükselmesiyle iki numaraya oturan parça, uzun bir süreliğine yerini korumuş ve pek de sevilmiştir. Ancak bir sene sonra mantar gibi gelişecek müzik sektörünün içinde rekabet etmesi zor olacaktır ve bu yüzden tek bir şarkıyla anılmalarını öneririm.

9) Ronnie Cook & The Gaylads – Goo Goo Muck (Island, 1964)
70’lerin ortalarında kurulan ve punk, psychobilly ve goth rock türlerini kullanarak bir tür “korku dünyası” yaratmalarıyla tanına The Cramps grubunun, belki de on sene önce bir şekilde aynısını yapmaya çalışmasıyla saygı duyulan Ronnie Cook, bizlere Vampir dünyasının Goo Goo Muck göndermesini yapıyor. Ancak rockabilly dünyasının “Twilight Zone” kısmını idare eden Ronnie Cook, single parçalarla sektörde pek tutunamamıştır.

8) The Exciters – Do-Wah-Diddy (HMV, 1963)
Genellikle 64’te Manfred Mann tarafından tekrar yorumlanmasıyla bilinen parçanın orijinali, bir pop grubu olmasıyla “single” parçalar üreten ve belki de bu yüzden az gelişmiş bir sektörün az imkânları arasında pek de tanınamamış The Exciters’a aittir. Parçayı dinleyin, hatırlayacaksınız.

7) Arielle – Goody Goody (Swan, 1962)
Arielle ismini, karşıma çıkan ve kapağında kocaman harflerle yazılan “Filles in the Garage! / Kızlar Garage müziğinde” ve altında devam eden “Ultra Chicks / Ultra Hatunlar” adlı toplama bir CD’de görmüştüm. CD’nin içeriği, 60’ların çeşitli Fransız kadın Pop şarkıcılarının piyasalara sürülen şarkıların toplaması; Arielle, aralarından bir tanesi ve kendisini pek bir sevdim.

6) Gence Vincent & His Blue Caps – Be-Bop-A-Lula (Capitol, 1956)
Kayıt süreci ve piyasalara sürülme zamanı 50’lilerin ortasına tekabül etse de, kuşkusuz Gene Vincent’ın 60’lara bıraktığı “erotik vokal” mirasını unutmamak gerekir. Bebop türünün caz, swing ve tempoyla kurmuş olduğu ve genellikle “ağırdan almayı tercih eden vokalin” sesiyle bir tür erotizm üreten “Be-Bop-A-Lula” parçası, kuşkusuz bambaşka müzisyenlerin elinden geçmesiyle de bilindik bir şarkıdır.

5) Spencer Mac – Ka Ka Kabya Mow Mow (Garrett, 1969)
Spencer Mac dinledikçe, onu daima “daha erken keşfedebilirdim” sorunsalını bir şekilde üstümden atmak için geliştirdiğim özel “Spencer Mac listesinin” içinde vakit geçirmeye karar verdim: Woo Hoo ve Doo-Wop öğelerini parçanın nakaratına çaktırmadan koyan, dönem itibariyle yoğun bir psych/funk/soul üçlemesi etrafında şekillenen parça, listenin beş numarası!
4) JJ Jackson & The Jackals – Oo-Ma-Liddi (Norton, 1963)
Queens, Brooklyn, Manhattan ve son olarak The Bronx bölgesindeki blues şarkıcılarına flamengo ve garage türleriyle haşır neşir olabilmeyi gösteren ve olağanüstü bir sese sahip olan JJ Jackson’ın Jackals tayfasıyla geçirdiği kariyeri dillere destandır. Oo-Ma-Liddi, ne anlama gelirse gelsin (ya da daha doğrusu varsa bile), belki de dinleyiciye sadece “Parçamı dinle,” duyurusunu yapmasıyla ellerinden öpülesidir.

3) The Rivingtons – Mama-Oom-Mow-Mow (Liberty, 1962)
Rivingtons tayfasını diğerlerinden ayıran Doo-wop stili, ritim ve blues türünün oldukça yan yana ve ayrılmaz birer öğe olmasıyla ilgili olabilir. Woo Hoo kültürünü de belki içinde barındıran, garage ve rockabilly türlerini en iyi şekilde değerlendirme şansı bulan bu stil, Rivingtons’un oldu olası blues müziğine karşı duydukları zaafla da yakından ilgilidir.

2) Mickey Lee Lane – Hey Sah Lo Ney (Swan, 1965)
Bill Haley & His Comets grubuyla çıktığı 64’ turnesinin meyvelerini bir sene sonra toplayan Mickey Lee, “call and response / çağrı ve cevap” formunun öncülerinden biri olarak sayılabilir. Köhne bir beat kulübünde kafası uçmuş dinleyiciye “Hey Sah Lo Ney!” şeklinde bağıran ve cevap olarak aynı cümleyi alarak parçayı tekrar aynı yere götürme fikri, belki de uzun senelerdir, ya da halen bugün bile kullanılan bir tercihtir.

1) The Trashmen – Surfing Bird (Garrett, 1963)
Dönem itibariyle garage türünün belki de gelmek isteyebileceği son nokta: Yüzlerce insanın duman altı bir kulüpte aynı anda aynı hareketleri yaptığı anlaşılsın diye sesi sonuna kadar açan kulüp sahipleri, eğlence sektöründe bu denli paralara ulaşacaklarını bilebilirler miydi? Bitmeyen, kendini tekrarlayan, dinledikçe dinlenesi artan ve tarifi zor metalik ve yırtık sesin davetkâr saçmalığı: Surfing Bird, listenin bir numarası!

22 Eylül 2010 Çarşamba

Time To Landing : 69 min 56 sec

Record Collector IV: Liverpool Five, The Cicadelics, The Sparkles

Gece, üçü çeyrek geçiyor, açık kalan televizyonun ekranından görünen milyonlarca karıncanın hışırtı sesiyle uyanıyorum, uzattığım ayaklarımın dibinde yarım kalmış ton balıklı bir sandviç, yanında kocaman bir pet şişe, içine atılmış birkaç küllük, çizik plaktan duyulan cızırtı sesi ve korkunç bir baş ağrısı. Majezik, Cataflam, yarım tablet Prozac, fondip gazoz. Yalın ayaküstüne bastığım soğuk koridoru geçiyorum, uzaklardan bir yanıp bir sönen sokak lambası, zamansız aralıklarla öten birkaç köpek ve pikaptan devam eden cızırtı sesi. Işıkları açsam daha mı iyi olurum, uyumaya mı çalışsam, kibritler nerede, saat kaçtı, yarın ne yapmam gerekiyor? Olası bir depremde nereye sığınırdım acaba, her an deprem olabilir paranoyası, traş mı olsam, başım neden dönmeye başladı, acaba bu bir edebiyat yarışması mı? Çizik plakı elime aldım, üzerinden kalkan tozla birlikte hapşırdım, havaya milyonlarca baloncuk yayıldı, plakı kazağımla sildim, tekrar yerine koydum, başlat tuşuna bastım ve ortaya bu makale çıktı. Herkese merhaba.



Abbey Road’un zebra çizgileriyle sarhoş olan milyonlarca insanın maksimum desibel gürültüsüne tekabül eden 1963 senesinin sonlarında ortaya çıkan Liverpool Five grubunun hiçbir elemanı, adından zıt, Liverpoollu değildir. Doğma büyüme Londra’dan gelen beş elemanın neden Liverpool Five ismini tercih ettiklerini bilen yok. Şeytani yanım Beatles sarhoşluğundan istifade amaçlı olduğunu söylese de, yaptıkları “basit ve güzel” müzikle grup ismini anında unutturup müziğe odaklı bir tutumla kendini tanıtmayı başarıyor. 50’lilerin tüfeklerinden Chuck Berry, Eddie Cochran ve Gene Vincent tarzında kullanılan yoğun Amerikan Rüyası tadındaki “bluesy” tarafıyla Kinks, Hollies ve Small Faces gibi bir “yere yetişecekmiş gibi” acele eden “beat” müziğini en eğlenceli şekilde birleştiren Liverpool Five’ın hayatıma girmesi miydi uykularımı kaçıran? İngiltere dışında daha başarılı sayılan Liverpool Five’ın Hollanda, Almanya, İsviçre ve Avusturya turnesinden sonra Japonya’da düzenlenen Olimpiyat Yarışları’na davet edilmesiyle hop Amerika’ya zıplayarak kariyerlerinde taban yapmıştır. Temmuz 1965’te Los Angeles’ın Hollywood Bowl sahnesinde The Byrds ve The Beach Boys’un ön grubu olarak çıkmaları bize çok fikir veriyor. Umarım konser sonrasında Whisky a Go Go mekânına uğranmış ve Jim Morrison’ın kovulmasından hemen bir sene önceki müziğin California’da ne kadar eğlenceli (!) olduğunu görmüşlerdir. Bir British Invasion grubundan çok daha öte olduklarını inandığım Liverpool Five’ın She’s Mine parçasıyla kariyerlerinde yükselmiş ve ardından takip eden Let the Sunshine In ve Heart parçasıyla da içimi gıdıklamış, kafamı karıştırmayı başarmıştır ( plak She’s Mine parçasının solo kısmında takılı kalsaydı belki de mışıl mışıl uyumaya devam ederdim ).

Tadına doyamadığım psychedelic müziğin daha uzun seneler hayatımda olacağını gün be gün daha iyi anlıyorum. Sadece birkaç senede patlayan ve biten devasal bir üretkenliğin tozlu arşivlerinde bulmaya devam edeceğim bu gruplarından bir tanesi de The Cicadelics: We’re Gonna Love This Way parçası, plakın üzerinde yanlış yazılan PSYCHİDELİC SOUND etiketi, acaba bilerek yapılmış bir şey midir, yoksa “bir anda” patlayan üretkenliğin sarhoşluğuna mı kapılmıştır? Öyle veya böyle, grubun adı da ağzımızdan aynı telaffuzla çıksa da, parçanın yoğun fuzz, psych ve beat öğeleriyle kaplanmış olması, uykusuzluk adında insanın kendine yapacağı en kötü şeydir. Ama uykusuz kalmasını seviyor ve sabah akşam üç parçanın etrafında vakit geçirmekten memnunsanız, kulübe hoş geldiniz!



Fuzz ve psych demişken, haftayı kurtaracak uyumlu üçlünün tamamlanması adına, karşıma çıkan The Sparkles grubunun aynı sarhoşluğa kapıldığı kesin söylenir: No Friend of Mine parçası, “kızgın aylak” bir adama benzetmek zorunda kaldığım müzikle kendini dinletmeyi başarıyor. Garage türüne ucundan yanak almayı seven Sparkles tayfasının kariyeri tıpkı bir Brezilya dizisine benzediği için, o işlere girmeden, “son ses – kocaman kulaklık” ikilisiyle idare eden bir çıkış parçası diyebilirim.

18 Eylül 2010 Cumartesi

The Soft Parade



The Doors’u albümüne göre değil, rastgele, kazara ve bilindik parçalarını dinleyen bir müzikseverin listesindeki kaç şarkı acaba The Soft Parade albümündendir? En iyi ihtimal iki parmağı geçmez, kötüsüyse, albümden haberi bile yoktur. Dinleyici kitlesinin dördüncü stüdyo albümünden beklentisi, belki de The Doors ile dinleyici arasında gerçekleşen yüksek derecedeki hassas ve mahrem ilişki ile anlaşılabilirdi. Ama albümün çıkmasından bu yana geçen kırk bir senelik serüvenden sonra, The Doors ve Rock çatısı altında ilgi alanını potansiyel bir anlamda devam ettiren kitlenin hala bu albümü “en kötüler” kategorisine koyması, bu makalenin çıkış noktasını belirleyecek ve en kısa yoldan bunun nedenini anlatmaya çalışacağım.

The Doors / Wild Child (1969)


Ama öncesinde belirtmek gerekir ki, The Doors, 1969’a gelindiğinde tabiri caizse “bekâretini kaybetmiş bir grup” konumuna girmiştir. İlk zamanlarında görülen ama zamanla çevreyi rahatsız etmeye başlayan Jim Morrison’ın tutumu, en başta olmak üzere grup içerisindeki ilişkiyi rahatsız etmiştir. İdare etmek, Morrison’ın anlayacağı üslup ve hareketlerle baş etmek, artık ne grup elemanların başvurmak istediği, ne de dinleyici kitlesinin şahit olmak isteyeceği bir durum haline gelmiştir, hele ki olaylı Miami konserinden sonra… Bu anlamda, The Doors’un 1966’da doyasıya sergilediği görkemli ve renkli Sunset Strip rüyası, yerini metalik, acı ve kızgın bir duruşa bırakarak belki de hippie counterculture ve altmışlar çatısı altında üretilen Rock müziğin ne kadar kısa zamanda başlayıp ne kadar kısa zamanda tüketildiğine dair bir fikir de vermiştir. Buradan yola çıkarsak, “bekaretini kaybetmiş grup” ifadesi, bir grubun artık gelişmesi, farklı şeyler denemeye çalışması veya eskisine nazaran daha kompleks müzik tercihlerine başvurması anlamına gelebilir; ama The Doors tayfasında bu prosedür başarılı bir sonla sonlanmamıştır. The Soft Parade albümünde, “gelişim” adı altında denenmiş farklı müzik kombinasyonlarına rastlarız. Sorun, müziğin tercihi değil, dinleyiciyi içine alamadığı gibi, inandırıcı ve ikna edici olmamasıdır.

Albümün favori parçası “Touch Me” klibinde görüldüğü gibi, The Doors tayfasının bir bando ekibiyle çalması dinleyicinin alışık olmadığı ve hiçbir zaman da beğenmeyeceği bir tercih olmuştur. Jim Morrison’ın Frank Sinatra hayranlığını ele alarak konuşursak, vokal tercihini üç albüme nazaran daha ağırbaşlı ve “görmüş geçirmiş” bir edayla söylemesi, parçalarda görülen ritimlerin uzun vadede sıkıcı olması ve bütün bunların yanında, sözlerin her zamanki gibi erotik, baştan çıkarıcı ve psychedelic türüne yakışabilecek şekilde yazılmasıyla oluşan bir uyumsuzluk da söz konusudur.

The Doors / Touch Me (1969)


Dört albümün çıkmasında büyük rolü olan gizli kahraman Paul Rothchild’in sabırla sürdürdüğü başarılı prodüktörlüğünü unutmamak gerekir. Zira The Soft Parade albümünden sonra “benden bu kadar” ayağı çekmiş, pılını pırtını toplayıp San Francisco’ya taşınmış, Koreli bir kadınla evlenip beş çocuk yapmış ve isimlerini The Doors’un parçalarından birkaçını vererek Jim Morrison’a karşı duyduğu aşk-nefret ilişkisini kendi çapında sonlanmıştır. Konuyu dağıtmadan geri dönelim.



The Soft Parade’in beğenilmemesi, tanınan bir grubu aynı şekilde tanımaya devam etmek istemekle bir ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Evet, The Doors’u ilk albümünden keşfettiğim zamanlarına zıt bir havada kaydedilen albüme karşı duyulan öfkeyi anlayabiliyorum, ama Jim Morrison ve altmışlar çatısı altında, şöhret ve uyuşturucunun etkin olduğu bir endüstride The Soft Parade’in piyasalara sürülebilmesi, halen bana mucize gibi geliyor. Akabinde gelen iki albümün ( Morrison Hotel, L.A. Woman ) başarısının püf noktasını ilerleyen zamanlarda değinmek isterim; asıl soru The Soft Parade albümüne nasıl yaklaşmamız gerektiğidir: The Doors’un havasını az buz soluyan bir insan, Jim Morrison’ın vokalinde yatan hayvani, kızgın, yaramaz ve oyunsal havasını bilir, Ray Manzarek’in upuzun parmaklarından akan psychedelic ve bluesy ezgisine anında sakıt olur, uzun vadede The Doors’u diğerlerinden ayırmayı sever, çünkü işin içinde Jim Morrison’ın ayırt edici ve norm dışı haritası vardır ve hayat Morrison olduğu sürece anlamsız ama anlamlıdır.

The Doors Woodstock’a çağrılmaz, Soft Parade albümü, insanların üç sene içinde Doors hakkında bildiği her şeyi sıfırlayarak yeni bir sayfaya geçme çağrısı gibi algılanır, panik olunur, Jim Morrison medyaya “Jimbo” olarak tanıtılmaya başlanır, müzik fazlasıyla “denenmiş, üzerinde oynanmış, zorlanmış” olarak eleştirilir. Minimal, basit, temel, sade, çıplak, asıl, süslenmemiş ve samimi müziğin rengi kaybolmuştur. 1969, The Doors’u sevmez.



İkinci kısmın son şarkısı The Soft Parade toplam sekiz dakikalık bir kayıttan oluşur, parçanın tamamı farklı beş bölümle birbirinden ayrılır. Bir, Morrison’ın kaypak sesiyle açılır, iki, nara atmaya başlar, üç, açılış sekansına geri döner, dört, alışık olmadığımız yetmişlerin “space-era-disco” havasına bürünür ve beş, albümün ismi gibi, bir kabaret gösterisine girer gibi, gene kaypak ve gevşek bir piyano önderliğinde toplu vokalle sona erer ve akabinde “This is the trip, the best part, i really like,” diye parçanın geri kalanını aynı ritimde sürdürür ve bitirir. Bu, The End ve Light My Fire gibi parçalardan bildiğimiz üzere uzun bir parçadır ama parça kendinden kopuktur, herhangi bir dönüş veya tekrarlama olmadan, birbirinden tamamen bağımsız ve farklı bölümlere ayrılmış toplama bir şarkıdır.

Albümün üçüncü parçası Shaman’s Blues, en başından “sızlayan” bir gitar ile hipnotik caz beat arasında gidip gelen, kendini tekrarlamayı çok seven bir organ basla dinleyiciyi anında kendini çeker, fakat parça gene ikna edici midir?

Wishful Sinful, JA’de sık sık karşılaştığımız gibi, belirli bir duygusal haritası olmadan ama içindeki mahremiyeti utanmadan kitleye seslendirmekten zevk alan klasik bir “It’s all happening” çağrısıdır.

Ancak kırk sene sonra albüme konulan Push Push parçası keyiflidir, “kokteyl müziği” eleştirisini çok almıştır.

Yazıyı The Soft Parade albümünün ne kadar başarısız olduğunu söyleyerek bitirmek istemem. Sanırım karşımıza gene aynı açıklama çıkacak: Bu adamlar bunu böyle istedi ve böyle oldu.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Waiting for the Sun



“60’ları anlatan biri, 60’ları yaşamamış demektir,” düşüncesi, git gide azalan ve her gün biraz daha ikna edici olmayan bir beyan gibime geliyor. Altında yatan mesaj açık ve net: Bir şekilde belirli bir yaşam tarzı içine giren binlerce insanın bunu demesi, ya artık çocukları ve sorumluluğu olan bir ailesi vardır, ya da geçmişte yaşanan bir takım kararların gölgesiyle baş edemiyordur. Beyanı başka bir dile tercüme edersek, belki de daha iyi anlaşabiliriz: Anılar, olaylar ve insanlar kaybolsa, yerini hayatınızı kaplayacak kadar dolu ve uzun bir film şeridi alsa ve anlatacağınız bütün “şeyler” sadece belirli “karelerden” oluşsa, sanırım o zaman 60’lardan “sağ kurtulabilmiş” insanların ne demeye çalıştıklarını daha iyi anlayabiliriz. Ne güzel, “sağ kurtulabilmiş” insanları dinleyerek, bilmediğimiz bir mağaranın içine tıpkı pili bir an evvel bitebilecek bir fenerle girmek gibi, halen ve belki de hiçbir zaman bilmeyeceğimiz bu dünyanın ne olduğunu anlamak ve eğlenmek, keyif almak ve paylaşabilmek için biraz daha fazla Doors dinleyecek, masanın başında uyuya kalacak ve ertesi sabahın ilk ışıklarında ağzımızda kalan acı bir metalik tatla uyanarak hiçbir zaman yaşayamayacağımız bu dönemi “yaşar” gibi yapacağız. Bu, ikna edici olmadığı gibi acıklı ve gereksiz bir şey. Ama benim bildiğim bir şey var: The Doors 1968’de üçüncü albümlerini çıkardıklarında, Jim Morrison üç sene sonra öleceğini bilmiyordu ve hayat halen her şeye mümkün bir yer gibi görünüyordu.

Waiting for the Sun’u, Jim Morrison’ın The Doors çatısı altında sürdürdüğü kariyerinde, neden dominant bir pozisyona sahip oluğuna dair fikirlerin çözülmeye başlandığı bir albüm olarak görmüşümdür. Birbirinden farklı bölümlere ayrılmış çeşitli şiirleri Celebration of the Lizard başlığı altında toplayan Morrison, bu şiirleri üçüncü albüme koymak ister. Fakat şiirlerin toplam süresi, bağlı oldukları plak şirketinin süresini aşmaktadır ve bunun yanında, Ray Manzarek ve John Densmore da bu işe pek sıcak bakmamıştır. Onlara göre, The Doors, tıpkı ilk albümlerindeki gibi, kısa, net ve vurucu bir kolektif çalışmayla bir şeyler ortaya koymalılardı. Jim Morrison’ın dominant yapısı elbet ki olacaktı ve bu beni rahatsız eden bir durum değil: Sahne performansı, seçtiği elbiseler, vokal tarzı ve bir tür “tiyatro oyunu”na benzeyen gösterisi, The Doors’un ileriki zamanlarda nasıl bir grup olarak akıllarda kalacağına dair sağlıklı bir fikir vermiştir. Ama konu albüm çıkarmak olunca, Jim Morrison’ın salt kendi yazdığı şiirlere yer verilmesine ve albümün pek de alışık olunmadığı bir tür “deneysel şiirler toplamı” gibi piyasaya sürülmesi bir risk taşıyordu ve doğal olarak, diğer grup elemanları bunu kabul etmedi. The Doors, Ray Manzarek’in elektronik orguyla ve John Densmore’un haritasız bir çizgiyle ilerlediği davul ritimleriyle hayat bulmalı, Jim Morrison’a diğerlerine nazaran daha naif yaklaşan Robby Krieger’ın riffleri ve Morrison’ın etkin vokaliyle devam etmeliydi. Öyle de oldu.



Müzik dünyası, The Doors’un nasıl bir çizgide ilerleyeceğini hiçbir zaman bilemedi ve sanırım dinleyici kitlesinin bu gruba karşı beslediği fanatikliğin başlıca nedeni de buydu. “Her an her şey olabilir” veya “The End gibi bir parçayı ilk albümlerine koyabilmiş bu adamların ileriki senelerde ne yapacaklarını merak etmek bile heyecan verici” türden benimsenmiş bir kabul durumu söz konusuydu. Bu anlamda, Waiting for the Sun, artık The Doors tayfasının daha esnek, daha rahat ve daha “ahlak dışı” olmalarına kapı aralayan bir albüm olarak da bakılabilirdi.

Hello, I Love You, Love Street, Wintertime Love, My Wild Love, We Could Be So Good Together ve Spanish Caravan parçalarının aynı albümde yer alması bir sürpriz veya tesadüf eseri olamazdı. Bu anlamda, The Doors gibi aykırı ve ahlak dışı bir grubun, üçüncü albüme kadar “iyi müzikle” dinleyici kitlesini ikna etmiş olması mükemmel bir şeydi. Fakat bu albümdeki parçaların sözleri ve müziği, çoğu kriteri ve dinleyici kitlesini ikna edememiş, üstüne üstün bir tür hayal kırıklığına da uğratmıştır. Ray Manzarek ve Jim Morrison’u iki senedir konserlerinde izleyen ve hippie counterculture adı altında biriktirilen muhalefetin ve aykırılığın başlıca meyvelerini The Doors’tan yiyen bir dinleyici kitlesinin, birden bire “toz pembe” bir aşk hikâyesine dönüşen grubun imajına alışmak kolay olmadığı gibi, herkesin alıştığı ve tanıdığı The Doors bu olmamalıydı.

Aklımıza tabii ki hemen Jim Morrison’ın Celebration of the Lizard toplaması gelmelidir. Şayet Morrison’ın toplamaları konulsaydı, albümün piyasadaki değeri ne olurdu ve daha önemlisi, dördüncü albümün sonucu ne olabilirdi?

Celebration of the Lizard toplamasından sadece Not to Touch the Earth parçasını koyan grup elemanları, acaba verdikleri karalarından pişmanlık duymuş mudur? Ağır ve ikna edici bir trip yaşatan parçanın özü, bize The Doors’la nasıl tanıştığımızı ve nasıl görmeye devam etmek istediğimizi hatırlatmıştır. Ama bunları yazan sadece The Doors dinleyen birinden başkası değildir ve bu noktada kitlenin ne düşündüğü sadece arka planda yankılanan cılız bir sestir, böyle olması da gerekiyor ( Bob Dylan’ın “değişen” müziği ne kadar insanın canını acıtmış olsa da, bazen “bu adamlar bunu böyle istedi o yüzden böyle oldu” açıklamasından öteye gitmemek gerekir )

Albümün son parçası Five to One, bir tür şaka gibi, sanki bambaşka bir albümden gelmişçesine konulan bir havada çalınmıştır. Acaba albümün tamamı, Five to One gibi kızgın ve sarhoş bir ilerleyişte tamamlansaydı, belki de kitlenin dördüncü albümden beklentisi daha fazla olurdu. Son parçaya kadar “cici bir aşk hikâyesini yakışıklı bir çocuktan” dinleyen dinleyici, en sonunda bir sürprizle karşılaşır gibi, alakasız ve bambaşka bir Jim Morrison’la ( belki de görmek istedikleri Morrison’la ) vedalaşarak, albümü satın almak için bir nebze ikna olmuşa benzemiştir.

Albümün çıkış tarihinden sonra single olarak Hello, I Love You parçasını seçmeleri, benim gözümde en büyük hayal kırıklığı olmuştur.

Eminim 60’ları yaşayan ve halen “hatırlayan” insanlar, Celebration of the Lizard toplamasının neden konulmadığını da hatırlayabiliyordur.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Petrol Ofisi Reklamları

Turuncu renkli kandil lambalarını pencerelerinin kenarında tutarak gelen geçenleri seyreden teyzelerin oğulları, içeride, odalarında, bir tür suç işler gibi yattıkları yataklarından bir an önce kalkarak güne başlama derdi içindedirler. Ne zaman ki cadde boyunca bir aşağı bir yukarı gidip gelen başıboş çetelerin uykusu gelse, o teyzeler Barış Manço tarzında lambalarına püf deyip kendi odalarına geçer ve bir an önce sabahın gelmesini, tıpkı çocukları gibi, aynı heyecan ve sabırsızlıkla bekler.

Petrol Ofisi belki de Türkiye’de yaşanılan “yeniliğin” insanlar üzerinde ne kadar sabırsız, teslimiyetçi ve heyecanlı bir iz bıraktığının bir kanıtı gibidir. Araba ve petrol; o kadar yeni, o kadar görülmemiş ve o kadar cazip bir olaydır ki, üzerine yapılacak her türlü reklam, dedikodu ve haber birer altın madeni gibi değerli ve mühim bir şeydir. Tabii bununla kalmaz, bir kere araba ve petrol oldu mu, her şey mümkündür ve bunun için her türlü reklam yapılacaktır! Hodri meydan!



İlk fotoğraftaki çağrışım, belki de petrol dediğimiz şeyin kırk beş sene önce ne kadar yeni bir şey olduğunu gösterir gibidir. Kadın ağzını açmıştır, arkadaşı boruyu tutup sanki ağzının içine benzin dökecektir. Aklınıza gelen şeyi görür gibiyim ama bunları yazan sadece iki bin on senesinde yaşayan ve altmışları takip edemeden rahat edemeyen biridir. Fotoğraftaki kadının pornografik çağrışımını o zamanlar göremeyenler ile bugün yaşayan ve kadının verdiği pozuna salya sümük gülerek içten bir yok artık demesinin açıklaması ne olabilir? Her şeyin yeni ve taze, ulaşılması zor ve gayret isteyen koşullar altında olması, belki de bizleri altmışlara karşı duyduğumuz merakın bir başka tarafını gösterir gibidir. Reklam panolarını bugünkülerle karşılaştırsak evet malzeme çıkar, ama sanırım konu bu değil.



İkinci fotoğraf ise Tophane’de çekilmiştir, arkasındaki camii Nusretiye Camii. Arabanın içinde bekleyen bir adam ile arabaya binecek olan “sarışın” bir bayan konsepti, altında yatan mesaj sizce ne olabilir?



Üçüncü fotoğrafta gene bir bayan vardır, muhtemelen Hayat dergisine yollanacak resimdeki arabanın plakasında H yazılı ( hususi araba ), arkasında benzin depolanmaktadır. Nerede çekildiğine dair bir fikrim yok.

29 Ağustos 2010 Pazar

I am the God of Hell Fire and I bring you FİRE!

Çocukları uyanmasın diye aralarında fısıldayarak konuşan kasabalılar, bir sonraki kuşağın kilise çanlarıyla uyanacağından habersiz olmalıydı; Kral II. Richards’ın 14. yüzyılın sonlarında kasabayı terk etmesiyle başlayan karanlık günler ne zaman bitmişti? Erken kararan bir akşamüstünde, ellerinde torbalarla tek sıra halinde evine dönen kadınların dedikodusunda, Arthur Brown muhabbetin neresindeydi ve ne kadar konuşuluyordu? Liverpool, Birmingham ve Londra’dan sonra, sürpriz bir şekilde, Yorkshire, İngiltere’nin merkez noktasına bir adam emanet edecekti.



Arthur Brown dinlemek zor bir şey; İngiltere’nin 68’sinde en iyi dönemlerini sahne performansı açısından yaşayan progressive rock akımının eski tüfekleri arasında gösterilen Arthur Brown, 60’lar konsepti altında belki de sahnede “tanıtım” açısından sınırları zorlayan bir adamdı. Gene aynı sene içerisinde, 1968’de piyasaya çıkarılan “The Crazy World of Arthur Brown” albümünün İngiltere’de büyük yankı uyandırması, belki de muhafazakâr ailelerin yetiştirdiği çocuklarının kuşağına bir tür kaçamak alanı yaratarak eski kuşaklara en güzelinden bir orta parmak çıkarmıştır. Kesif balık kokusu, işçi sınıfı ve Beatles hayranlığının artık İngiltere’de kenara atılmasını gerektiğini düşünen ve gerçekten “bir süreliğine başka bir şey denesek” tadında süren progressive rock akımının bizlere ne gibi bir miras bıraktığı başka bir mesele. Ama sanırım bizleri bu makalede birleştirecek ortak noktamız Arthur Brown’un zamanında gerçekten bir şeyleri denemiş olmasıdır. Beğenelim / beğenmeyelim, sahneye yüzünü boyayarak ve başının üstüne yanan bir metal kasket takarak çıkan Arthur Brown, benim açımdan koca bir RESPECT alarak listeme girmiştir.

68’de çıkan ilk albümünün hit parçası “Fire” uzun bir süreliğine listelerde bir numara olarak kalmayı başararak dikkatleri çekmiştir. Vincent Crane’in parçada dominant bir etki yarattığı elektronik organı ve “the god of hell fire” muhabbeti altında gamzelerimizi harekete geçiren bu parçanın İngiltere’den çıkmış olması da, belki her şeyin aynı kalması gerekmediğini ve meselenin kaliteli müzik yapmak değil, bir şekilde insanları eğlendirebilmekle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Zira “Nightmare” parçasının klibinde aynı eğlencenin “fazlasıyla” sürmeye devam ettiğine şahit oluyoruz. Bir tür ev partisi gibi bir ortamda, ansızın kapıdan içeriye giren Arthur Brown, sorgulamadan şarkısına başlar ve kendisine zıt bir ahalinin önünde gösterisini sürdürür. Kanımca işin içinde Britanya’ya karşı duyulan alaycı bir ifade var. Bir tür “buralıyız, hayatımızı burada sürdürdük, sürdürmeye burada devam edeceğiz ve Allah kahretsin, kendimi sizlere nasıl ifade edebileceğim” sıkıntısının artık alaya vurularak “zamanında yaptık işte” olarak devam eden bir yolculuğun ilginç karesi gibi geliyor bana.

Arthur Brown, kadehim senin için!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Record Collector III: The Shaynes, The Rogues, The Other Half

On dört yaşında bir çocuk, babasının kangren tutmuş plaklarını dinlemek yerine, evin bir an önce boş olmasını bekleyerek odasına gidecek, panjurları kısıp sınıfın en sivilceli çocuğundan ödünç aldığı dergiyi açıp otuz bir çekecekti. Evet, gördüğü resimler kafasını karıştıracaktı ama hayır, içerideki plaklar hayatını mahvedecekti. The Who, öznesine alçakgönüllü ama sahtekâr denilebilir miydi? Kim Fowley’nin aşırı metalik tat veren psychedelic müziğini eleştirenler, belki de “kısa ama yoğun süren” teşhisini koyan tarihçilerin ekmeğine yağ sürerek altmışların hippie’lerle başlayıp bittiğini söyletmiş, ardından “Biz yaşlandık,” deyip marketin en ucuz prezervatiflerini alıp birbirleriyle sevişmiştir. Tarih anlayışı hiçbir zaman bu kadar erotik, müzik hiçbir zaman bu kadar çapkın olmayacaktı.

Belki de bu yüzden, filmin kötü karakterinin kulaklarında çalan parça Bee Gees – Stayin Alive şarkısı olmalıydı. Büyük bir şehirde yaşıyordu ama 12. mahallenin dışına adımını atmıyordu. Mahallede yaşayan Bulgar ve Afro-Amerikalılarla edindiği sırlar, şahit olduğu ticaret ve muhabbet, ona bu metropol dedikleri dünyanın başka bir suratını gösteriyordu. Zira sıcak bir Ağustos gününde, apartmanın yangın merdivenlerinde şehrin trafiğine ve gürültüsüne karşı içtiği paf puf, ona cızırtılı bir radyodan Chuck Berry’i tanıtacaktı; artık odasının sol tarafı “Get your kicks,” sağ tarafı “Route 66” dese bile, annesinin buzlu limonatasını reddedemeyecek ama hayır, kuşağı gıdıklamaya başlayan “bir şeyler” aramaya başlayacaktı. Bu, onun gençliğinde neden her şeyi yaşadığını ve belki de, kırkına geldiğinde 12. mahalleden neden dışarı çıkmadığını anlatabilirdi.



İğneyle kuyu kazar gibi, edindiği sabrın karşılığını hiç ummadığı yer ve vakitte bulan şapşal bir hikâyenin kırılma noktası nerede patlak vermeliydi? Arthur Brown seyretmeye muhtaç İngilizlerin, başlarındaki yangını söndürmek için Kuzey Londra tarafında kalan en leş pubların biralarını kafalarına fırlatarak karşımıza geçmesi, Procol Harum kadar “deneysel” kalan başka bir kesme haksızlık olmasın diye, suratımın yarısını kaplayan kocaman kulaklıklardan çınlayan The Other Half’in 1968’de çıkardığı ilk stüdyo albümünü dinlemek kadar bencil bir davranış olamazdı. Ama üniversitedeyseniz ve sadece birkaç sene sonra aynı rahatlığı bulamayacak kadar şanslı bir dönemindeyseniz, hayata karşı bencillik yapıp peşinden koştuğunuz müziğin yanağından koca bir yanak alarak zevkinizi doyurabilirsiniz.



Los Angeles dışında The Doors’un müziğini “garabet” olarak adlandıran bir medyanın kirli elleri, The Other Half gibi California kökenli gruplara da sıçramış olacaktı ki, San Francisco’ya göç edip müziklerine burada devam etmişlerdir. Haight-Ashbury tayfasına yakından ilişmiş olmaları, müziklerini sektöre sokmak için yeterli bir davranış olarak gözükse de, psychedelic, garage ve belki de ilerleyen senelerde bir muhalif olarak karşılarına çıkan punk türünü de araya sıkıştırmaları, bir cemaate ait olmadan müzik yapmak anlamında alkışlanacak bir hareketti. İlk albümlerinden Flight of The Dragon Lady parçası, hızlı temposuyla başlayıp kızgın bir sesle sürdürten, psychedelic müziği punk tarzı bir vokalle bastırmasıyla da ilgileri kısa zamanda kendilerine çekmiştir. Gitarist Randy Holden’in Yardbirds yerine The Other Half tayfasına katılması da nasıl yorumlanır, bilemiyorum.

Bunun yanında The Shaynes’in çok da parlak bir kariyere ulaştıkları söylenemez. Seneler sonra, 1983’te The Return of The Young Pennsylvanians adı altında pazara sürdürülen toplama kasetin içinde yer alan From My Window parçası, akıllara gene ( ve ısrarla ) Beatles ve Kinks gruplarının dominantlığını yansıtsa da, hayır, “kelebek gibi yoğun ve kısa” yaşandığını söyleten kuşağı melankolik, funk ve garage öğeleriyle kafa karıştırıcı bir güzellikte sunmuştur.



Son olarak nereden, hangi sene ve kimlerle çaldıkları hakkında en ufak bir bilgiye ulaşamadığım The Rogues grubunun, sadece psychedelic ve garage türlerini en yoğun şekilde iki dakikaya sıkıştırmasıyla ve toplu vokalleri nakaratlarda patlatmasıyla, aslında altmışların müziğinden neden çok, ama aynı zamanda çok da fazla bir beklenti içinde kalmamamızın sebeplerinden biri gibidir. How Many Times parçası, bize bu anlamda gene “kısa, ikna edici ve akılda kalıcı” bir şarkıyla ispatlamıştır; parçanın solo kısmı sadece bir ayrıntı olarak değil, döneme tekabül eden müzik anlayışının sunduğu “güzelliği basitte ara” sloganının kapağıdır.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Bu ne biçim hikaye / Naciye böyle? / Dinar Bandosu / Ali Ece

Müziğine alçakgönüllü, halkına açık, İstanbul’un nefesini çoktan yemiş Dinar Bandosu’nu ilk defa şu sözlerle tanımıştım: Kız Kulesi’nde yedi gece / Yeni Cami’de yedi cüce / Asitane’de yedi gece ve İstanbul’u yiyen dişi cüceler… Kadıköy’deki buluşmamıza The Who gömleğiyle otuz iki dişini göstererek gelen Ali Ece’nin keyfi, kısa bir süre sonra hepimize bulaşarak bindiğimiz arabaya ya da yansıyor. Sıcak bir Ağustos günü; arabayla yapılan Kadıköy turu ve radyoda son ses çalan Ian Brown şarkısı eşliğinde gidiyoruz evine. Henüz taze müzik yapan Ece ve Furkan'ın önderliğinde çalan Softa'ya sevgilerini sunmayı unutmayan Ali Ece’nin, cümle içinde cümle sarf ederek başlattığı muhabbetin yoğunluğuna bir an kapılsak da, ses kaydedicimi açmayı ihmal etmiyorum ve başlıyoruz konuşmaya.

İstiyorsan önce biraz kendinden bahset, Ali Ece ve Dinar Bandosu nasıl gerçekleşti?

Küçükken ben kekemeydim, uzun zaman kekeme kaldım yani, on altı yaşına kadar falan. Bir sürü şey denediler, yok basketbol, yok karateydi geçsin diye. Ama özel ilgim müzikti. Babam çok küçükken klasik gitar almıştı, ben de söylerdim, şarkı söylerken kekelemiyorsun çünkü. Sonra kendi kendime öğrendim gitar çalmayı… Babamın plakları vardı, hepsi de durur hala, Beatles’lar, Rolling Stones’lar, amcamın, babamın… Annem de bana havalimanından Beatles kasetleri alırdı, onları kendi kendime çalardım işte. Rahmetli dedem, Mehmet Ece, o da musiki hastasıdır, ama severdi Beatles’ları, yeni fikirlere her zaman çok açıktı...

Sanırım sen sonra asker dönüşü ilan asmışsın, benimle psychedelic müzik yapacak birileri var mı diye, sonra ne oldu?

Dinar Bandosu’nu ilk dedemle kurdum aslında, dedem ney çalıyordu, onun sevdiği müziklerin üzerine ben gitar çalıyordum, musikiler olurdu, TRT’de koca koca adamlar çıkardı, arka tarafta yirmi kadın, çok güzel müzikler onlar. 12 Eylül çağı ve sonrasında da zaten televizyonda dinlediğimiz en düzgün müzikler onlardı. Pop müzik iğrençti, Rock müzik yoktu. Barış Manço 80’ yılından sonra hep synthezirla kaydetti, adamın da günahı yoktu, kendi tercihi değildi, prodüktörler masraf olmasın diye, yok işte halk seni istiyor diye, hâlbuki işin gerçeği bambaşkaydı. Barış Manço, Kurtalan Ekspres ile beraber çalarken %100 Rock müzik yapıyordu ve minibüslerde onlar çalıyordu. Aynı şekilde Erkin Koray, beyin ameliyatından sonra hep tek başına çaldı. Babam buradan iki adım öteye, Göztepe’den sahile indiğinde oradaki sinemalarda Moğollarla falan konserleri olurmuş; nereden nereye! O yüzden küçükken dedem-babaannemle dinlenebilecek en güzel müzikler sanat müziğiydi ve ben çok severdim bu müziği. Orhan Gencebay’ı da çok severdim, birlikte çalanlar bizim akrabaydı, hatırlıyorum işte bak bu şu o şu diye.

Dedem de benim gönlüm hoş olsun diye TRT 3’de Pink Floyd açardı, Rock Market’te. Echoes’u hiçbir zaman unutamam, rahmetli dedem çok sevmişti mesela ilk dinlediğinde, gitti onun üzerine ney çaldı, ben de gitar çalmaya çalışmıştım …

Ben aslında ilk defa lisede grup kurmaya karar verdim ama dediğim gibi 12 Eylül ürünü bir kültür içinde yaşadığımız için her şey çok kısıtlı ve kabızdı, en aklı başında çocuklar hep Metal yapmak istiyordu. Ben de onlara katılırdım, bas gitar çalardım ama kafam o müziklere çok basmazdı.

Proudpilot vardır, genellikle Peyote’de çıkarlar, çok iyidirler. Vokalde Ekin, bassda Pınar ve davulda Kaan var, bir de benle Tarkan vardık, grubun adı başkaydı o zaman.

O zamanlar grubun adı için o kadar çok kavga etmiştik ki, ben Psychocandy olsun istiyordum çünkü The Jesus and Mary Chain’in Psychocandy albümünü çok severdim, hala da en sevdiğim albümlerden biridir. Çok da iyi gruptur, gitarları Velvet Underground gibidir, hem psychedelic, hem garage vardır; 80’li yıllarda bunu yapmış olmaları, vokal düzenlemelerinde 60’lara has o mükemmel pırıl pırıl vokalleri – The Supremes gibi- olması ve biraz da The Byrds ruh haline yakın olmaları fazlasıyla ruhuma hitap etmişti. İkinci albümleri “Darklands” direk The Byrds’ın 1980’lerde yaşasa çıkaracağı cinsten bir albüm gibidir. İskoç olmaları da tabii ki apayrı bir olay, Adanın kuzeyinden gelmeleri farklı bir ruh hali yansıtır zaten. Devamlı yağmur yağar, onun verdiği bir melankoli vardır ama çok da sıcaktır.
Kendinizi o zaman psychedelic müziğin içinde buluyor musunuz?

Aslında ilk albümün adını “Saykodelikdeşik” koyduk, biraz dalga dümen olsun diye, çünkü herkesin “’Yok efenim’ bizim yaptığımız müzik psychedelic” ya da “Sizin müziğin psychedelic’le ne ilgisi var!” diye yorumlar yapılıyordu. Bizim gruplarla ilgili en büyük sorun – yani gruplar derken Rock müzik etiketiyle sadece Pop müzik yapan, mainstream grupları söylemiyorum – onların içinden gelen ve bunun hakkında en güzel şeyi zaten Özlem Tekin söylemiştir: “Yaşadıkları hayata bak, şarkı sözlerine bak, ne alakası var,” diye.

Genç bir kesim var, müzik yapıp hayatı kazanmak zevkli bir uğraş – ya da olsa gerek diyeyim- bir ara ben de öyleydim, sadece müzik yaparak para kazanıyordum, güzeldi ama bir süre sonra öyle bir noktaya geliyorsun ki adam senden ısrarla slow şarkı yazmanı istiyor, benim içimden gelmiyor ki slow yazmak, niye yazayım, slow’luk bir durum yok ki ortada yazayım. Ülkede görülen düzenin bozukluğundan dolayı kafayı sıyırmış insanın dramını birazcık da komediyle harmanlayarak yazıyoruz Dinar Bandosu’nda, ne yaşıyorsak ve hangi kültüre, dünyaya aitsek onun müziklerini yazıyoruz. Ülkemizde de Peyote’de toplanan bir takım gruplar var, o gruplar ilk olarak Baba Zula’nın bir önceki versiyonu Zen ile başladı.

Murat Ertel’le dostluğunuz nasıl başladı?

Öz ağabeyim gibidir o benim! Çok tatlı bir insandır, çok iyi bir insandır, sıfır ego bir insandır. Babası da çok değerli bir adamdır. Murat Ertel bir gün duymuş bizi bir yerden, bizler de Baba Zula’yı çok seviyorduk, sonra beraber bir şey yapalım mı diye konuşuldu ve bir şekilde bir araya geldik. Ama biz ilk önce, ben daha askere gitmeden önce, 2003 yılıydı, Dinar Bandosu’nun aslında ilk kurulduğu zaman o gecedir: Syd Barrett toplaması vardı bir tane, “Have You Got It Yet?” diye, sanırım on iki CD’den oluşuyordu. Dünyanın her ülkesinden bir grup Syd Barrett şarkısını kendi kafasına göre yorumluyordu. O zamanlar grupta en iyi çalan bendim, o kadar vahimdi durum yani! Rus ressam Tatlin şöyle der: “Zihniyet ve ruh tekniği önceler.” Hakikaten de müzik açısından çok verimli günlerdi. Şeker vardı, onunla beraber çalardık ve bir şekilde istediğim gibi çalabilirdim. Ama hiçbir zaman Jimi Hendrix veya David Gilmour gibi efsanelerin, gitarın başyapıtlarının başvurduğu teknikleri kullanmazdım, öyle bir derdim de yoktu, zaten adamlar zamanında en kralını yapmış.

Gitarla olan ilişkimde, mesela Hendrix’ten bir numara öğrenip onu kendi kafamdaki müzikle, toprağımla harmanlayabiliyorsam süper bir kaynaktır o. Bir ayak Hendrix’in tarafındaysa, diğer ayak da Erkin Koray’ın tarafında olmasını hedeflerim hep.

Sanırım bir nevi pergel gibi olması gerekir….

Tabii ki, o zaman çizdiğin daire büyük olur, yaptığın müziğin dünyası büyük olur, önemli olan da biraz budur sanki…

Bir ayağın İstanbul, diğeri de serbestçe dolaşıyor diyebilir miyiz?

Sadece İstanbul da değil. Grubu ilk kurduğumuz zaman, daha isim Dinar Bandosu değilken, o zamanki solistimiz Meriç Güleç idi, sesi Ian Curtis’e benziyor diye biz ona Meriç Kurtiz derdik. Bana da “Müslüm Barrett” derlerdi. Çok zordu o zamanlar, sadece Replikas ve Zen vardı. Sonra Baba Zula neyse ki iyi bir çıkış yaptı, Fairuz Derin Bulut ortaya çıktı, keşke daha çok çıksalar, hepsini çok severim ve özlerim.

Dinar Bandosu daha çok konser verse diyenler çok var…

Evet, var ama onu bize söylemeniz gerekmiyor. Mesela bizi İzmir’de seven çok var. İzmir’de beni tanıyan bin insanın dokuz yüzü futbol yazarı-yorumcusu Ali Ece olarak, yüz kişisi de gitarcı Ali Ece olarak tanıyor. İstanbul’da ise sadece belirli yerlerde beni gitarcı olarak tanıyorlar. Ama mesela İzmir’e sadece bir kere konser verdik çünkü arada aracı kurumlar var, mekân sahipleri var. Arkanda belirli bir para gücü olmadığı sürece işler çok zor, müzik öyle bir endüstri haline geldi ki, arkanda para gücü varsa çalar, parçanı yedirir, üstüne para kazanırsın. Eh bizim müzikleri de riskli, tehlikeli buluyorlar. Hâlbuki asıl halkın müziğini bizim yaptığımızı düşünüyorum, iddialı olduğum tek konu budur. Üç kere tamamen halka açık mekânda konser verdik: Biri Kadıköy-Karaköy vapuruydu, İstanbul Kültür Başkenti kapsamında 2008 yazıydı, Avrupa Şampiyonası daha başlamamıştı onu net hatırlıyorum, çünkü ona göre tarih belirlemiştik! Sadece 20 dakika çalmak için hayatımızda almadığımız parayı teklif ettiler, parayı konuşmadık bile! Vapura bir bindik, başı bağlı abla da, mini etekli abla da biz çalarken yan yana göbek atıyorlardı. Çaldığımız müzik de devrim müziğiydi, Terzi Fikri’yi çalmıştık. Mesela rahmetli Terzi Fikri’yi anma günü düzenlense o vapurda konuşmacı olsak, bizlere kesin siyasi-anarşist filan deyip olay çıkartırlardı. Biz orada Terzi Fikri’yi anlatan parçayı çalıyoruz, vapurdasın, elinde laptop’lu adam da bizi dinliyor, başı bağlı abla da dinliyordu; halka açıktı, herkes işe gidiyordu, nefisti! Biri çaldığımız parçayı Pink Floyd olarak duyuyor, öbür göbek atan ablalar onu Erkin Koray, misket havası veya Karadeniz müziği olarak duyuyordu, ne güzel bir şey!

Bir de Kadıköy meydanında bir konserimiz vardı, vapur iskelesinin oradaydı. O kadar çok hoşumuza gitmişti ki, halkla bir araya geldik, bırakmak yoktu! Halk bizi çok sevmişti ve bir kişinin bile yerinde oturduğunu görememiştik. Biz gayet halkın grubuyuz, iddia ediyorum, şu an listelerde bir numara olan birçok popçu aynı imkânlarda orada çıksa, bir kere bile bizim kadar içten çıkıp söyleyemez, çalamaz. Biz doğal çalıyoruz, aynı şarkıyı üst üste iki defa çal, yüz milyar vereceğiz deseler, “Arkadaş boşuna uğraşma, olmaz deriz!” Çünkü içimizden gelmez, biz neden aynı çalalım ki? İstediğimiz gibi çalarız yani!

Eurovision’a baktığımız zaman, son katılanlar daha çok Rock grubu olarak bilinenler katılıyor; rap’çiler, hiphop’çular (Ceza gibi) süper adamlardır mesela! Rock gruplarımızın yüzde doksanı Ceza’nın muhalif kimliğinin ve cesaretinin milyarda birine bile sahip değil maalesef. Rock müzik yapan herkesin muhalif bir kimlik göstermesi gerekir mi, bence gerekir, maalesef o konuda onlarla ayılıyorum. Sahneye çıkıp “Beni terk ettin, hayat ne kadar boktan,” demek ne kadar doğru bir şey ki? Arabeskçi ağabeylilerimiz o işin kralını yapıyor zaten. Ben müziği klasik müzik, arabesk müzik diye ayırt edemem, o zaman en sevdiğim faal şarkıcı olan Ian Brown’u da dinlememek lazım, çünkü onun “One Way Ticket To Paradise” parçası gitar, akort sisteminden haraketle kemanlarla çalsan o parçayı ve Orhan Gencebay’a söyletsen, nefis bir arabesk şarkısı olur çünkü ritim ve melodi yapısı Doğuluların arabesk dediği tarza çok benzer. Şarkı da zaten intihar bombacısını anlatıyor.

Sonuç olarak, biz Syd Barrett toplamasında çaldık, hatta Avustralya radyosunda çalınmış ama biz o sıralar askerdeydik. Şeker Diyarbakır’da, ben Bingöl’deydim. Biz dinleyemedik tabii ki, çekmiyordu oralardan Avustralya radyosu!
Dönüşte yepyeni bir Dinar Bandosu kurduk. Sonra internetteki ilanlardan Yılma Karatuna’yla tanıştık. Uzun süre basçı sıkıntısı çektik, çok basçı değiştirdik. Şu an iki tane çok kral basçımız var!

Sanırım sonra Asaf ağabey katıldı size?

Asaf ağabey zaten vardı eskiden ama o zamanlar hiçbir şey çalamıyordu. Yüz enstrüman getirir, hepsini toplasan yarım enstrüman kadar çalamazdı. Şimdi artık birkaç enstrüman çalabiliyor ama önemli olan da bu değil zaten, Asaf ağabey grupta başka türlü bir şeyi temsil ediyor.

Peki, Pascal Nouma’yı Peyote’ye getirme fikri nasıl oldu, ne ifade etmiş olabilir?

Ben Pascal Nouma’yla tanıştığım zaman takıldık birkaç defa, dedi ki “Sen hep Rock müzikler çalıyorsun, sürekli Ian Brown, One Way Ticket To Paradise vs vs ama bizim hip hopları da seviyorsun falan filan”. Sonra “Ben asıl sana bir şarkı yazmıştım” dedim, o da “Yok ya!” filan dedi, şaşırdı, sonra şarkıyı dinlettim, gözleri doldu, çok mutlu oldu, sözleri anlattırdı. Ben de sözlerin Çarşı’ya ait olduğunu söyledim, ilişkimiz sonra çok gelişti. Pascal da ilk konsere çok gelmek istediğini söyledi, biz de çok sevindik, o da geldi işte, sahneye çıktı, takıldı filan. Çağlayan’ın üzerinde Kamerun forması vardı, Pascal Nouma’nın da annesi babası Kamerunludur, yüzde elli Türküm, yüzde yirmi beş Fransız ve Kamerunluyum diye, yüzde elli Türklük de Beşiktaşlılıktan geliyormuş!

Türkiye’deki dinleyici kitlesini nasıl buluyorsun? Zeki bir kitle var mı, yoksa sektöre göre mi hareket ediyor? Sanki sektör biraz rahat bıraksa, acaba onlar kendi müzik haritasını bulabilir gibime geliyor.

Türkiye son otuz yılda o kadar kötü yönetildi ki, Türkiye’nin kültür genetiği ısrarla öyle bir bozulmaya çalışılıyor ki, insanların halen müzik dinlemek istiyor olması bile mucizeye eşdeğer. Hep şunu söylerim: Minibüs eşittir halk. 70’li yıllardaki filmlere baktığımızda Orhan Gencebay çok efsane ve Erkin Koray’la da bir takım işler yapıyor ve minibüslerde Barış Manço da çok çalıyor, Moğollar’ın şarkıları da paso çalıyor; bütün Türk filmlerin sahnelerinde minibüsle geline gider, ona buna para yetmez, evlenemez ve arka fonda Moğollar’ın efsane parçası Rue de L’orient çalar.



Lambaya Püf De parçası da aynı şekilde…

Aynen öyle, mükemmel bir şarkıdır!

Dinar Bandosu’nun “Sak Sak Naciye” parçası, “Lambaya Püf De”nin daha sert bir versiyonu gibi gelmişti, ikisi de bir çeşit erotizm besliyor.

Sak Sak Naciye’de ikoncanlarla dalga geçiyoruz. Mesela şu çok sinir: Ülkede kadınlar zaten baskı altındalar, kadınların rol modeli olarak ön sayfalara konulan o tiplemeler taşındığı zaman, genç kızlara ne diyebiliriz ki? Kız bir şeyi görüyor, “Ben de alacağım, bak ikonmuş filan” diye. Hâlbuki Metin Tekin’in eski eşi Şevval Hanım (Sam) , asıl ikon olması gereken kişi odur. Çıkıyor ortaya, delikanlı bir kadın, Metin Tekin’den boşanıyor, düşünsene, Türkiye’de bütün kadınların âşık olduğu en ünlü futbolculardan bir tanesiyle ayrılıyor. Ondan sonra Karadeniz müziği yapıyor, caz söylüyor filan.

Söylemek istediğim şey şu: Futbolda olduğu gibi, “Efenim taraftarımız çok holigan, olur mu böyle şey, teessüf ederim,” filan gibi konuşurlar. Tamam, da adam neler yaşıyor biliyor musun, sen fildişi kulende yaşarken adam sabah altıda kalkıyor, gidiyor işe iki kuruş para kazanıyor, tüm kazandığı parayı formaya veriyor, maça gidiyor, paranın diğer yarısı da ona gidiyor. Bunun için evlenmeyenler var, Fenerbahçe’yle, Beşiktaş’la, Galatasaray’la, Trabzonspor’la evli olan insanlar var, acıklı bir şey bu, düşünsene parasızlıktan evlenemiyorsun!

Aynı şekilde müzikte de öyle, “Efenim herkes MP3 indiriyor, biz tabii CD çıkarmayız!” Tamam da neden indirmesin ki, çocuk istediği müziği yoksa nasıl bulacak? 13th Floor Elevators vardı da biz mi almadık? Ian Brown’nun hiçbir orijinal CD’si Türkiye’ye gelmiyor, ne yapacaksın, tabii ki indireceksin! Ben buradan kalkıp uçakla İngiltere’ye gideceğim, en az bin pound ona vereceğim, yirmi pound CD’ye vereceğim, zaten memlekette beni delirtecek binlerce şey var halihazırda!

Mesela zamanında aldığım bir sürü orijinal kaset vardır. Bir örnek vereyim: Suede’in ilk albümü İngiliz Rock müziğin son yirmi yılda çıkardığı en iyi üç albümden bir tanesidir. Ama ülkemizde çıkarılan albümün kaset kalitesine bir bak: Uzelli’den orijinalini alalım dedik, İngiliz versiyonuna göre master düzeyi eksi bilmem ne desibel düşük yayınlanmış, çünkü müzik çok gürültülüymüş! Bırak ona ben karar vereyim! Alıcı olan, müşteri olan benim! Sen zaten en başta sanatçının sanat hakkını, fikir hakkını gasp ediyorsun! Sonra diyorlar ki orijinal kaset çıkarıyorduk almıyordunuz, e aldık hepsi duruyor işte!

Şimdi Dinar Bandosu’nun dinleyicileri keşke daha fazla konser verseniz diyor, tamam ben de istiyorum, keşke her gün çıksak, benim için her konser bir albüm kaydı gibidir, o ciddiyetle hazırlanır çalarız.

Ayrıca konserlerinizde doğaçlama çaldığınız zamanlar da oluyor.

E albümleri de bir şekilde doğaçlama kaydediyoruz zaten, albümde iki tane doğaçlama çalınmış parça var. Beyaz Geceler var mesela, şarkının adına orada karar verdik, çünkü aklımıza Dostoyevski’nin romanı geldi.

Suyu Isıt parçası da çok dikkatimi çekmişti…

Suyu Isıt parçası için bir mekân sahibi onu çok maço bulmuş, “Onu çaldırmam,” filan demiş. Bu asıl indirgemeci ve asıl maço kafadan kurtulmak lazım, aşk şarkıları illa sosyete aşkları üzerine mi olacak? Bu da çalışan işçi ağabeylilerimizin, ablalarımızın şarkısı. O kültür öyle, o diyor “Suyu ısıt,” diye, ben demiyorum ki! Gecekonduda yaşayan iki tane fakir emekçi insanın aşkını yazacaksan onların diliyle yazacaksın.

Mesela iki albümün şarkı isimlerine baktığımda, karşımıza Murat, Naciye, Osman, Şaban ve Mahmut gibi isimler çıkıyor…

Saykodelikzade Mahmut Paşa tamamen bizim uydurduğumuz bir karakterdir. Tarih çok güzel bir şeydir ama bizde öyle bir tarih anlatımı var ki, hem resmileştirilmiş, hem de çarpıtılmış bir anlayış olduğu için, çoğu tarih hocalarıyla dalga geçmeyi çok seviyorum. Bunun yanında ekşi sözlük, inci sözlük gibi kaynaklar çok güzeldir, gençlerin ne düşündüğünü çok iyi görebilirsin. Baktım ki tarih üzerinden çok güzel fanteziler yapılabiliyor, benim de aklıma böyle bir fikir geldi: Mahmut Paşa, Osmanlı’nın en kral zamanında Padişah tarafından Hindistan’a yollansın ve oradaki toprakları alıp gelsin. Bir gidiyor, Hindistan’ı çok beğeniyor ve toprakları almak isterken keyif verici bir takım maddelerle tanışıyor. Onları içiyor ve kendi kafasında beş yüz sene yaşayacağını sanıyor – şarkı aslında uyuşturucu karşıtı bir yandan – Sonra bir bakıyor ki Osmanlı dağılmış gitmiş. Düşmanlar henüz yeni gitmiş, sen de ortada kalmışsın boş boş geziniyorsun.

Aya Da Gidelim Osman’ın kapağı çok ilginç.

Kapaktaki köpek Asaf ağabeyinin köpeğidir. Gene işin içinde bir fantezi söz konusudur. Saykodelik bilinç dediğin bence çocukluk hayalleridir, çocuklukla büyümek istemeyen ama büyümüş olan insanların arasındaki kopuk bağlantıdır.
Lyon’da bir Türk gecesi için konser vermiştik. Lyon gayet burjuva şehridir, hali vakti yerinde olan ailelerin ve üniversite öğrencilerin çok sık yaşadığı bir yerdir. Bizimle beraber DDR grubu da gelmişti. Konserde bir çalmaya başladık ki herkes göbek atıyor, kimsenin umurunda değil. Türkiye’de ise Lyon’la sosyo-ekonomik açıdan aynı seviyede olan çaldığımızda insanların “Ay bu ne tür müzik nece bu?” gibi eleştiriler aldık. Ama umurumda değil, içimizden geçeni çalarız. Kimse de daha çok çalmamızı söylemesin. Ben de iki gün evvel sahneye çıkmış popçu bir kadının aldığı paranın aynısını isteyeceğim tabii ki. Biz de müzik sektöründe bir sınıfız, kendi sınıfımızın çıkarlarını savunacağız.

Aynı şekilde Baba Zula ve Replikas da el üstünde taşınmalılar.

Gevende?

Aynı şekilde, çok severim, çok renkli bir gruptur. Benim kuzenim Ömer de uzun zaman onlarla beraber çaldı. Keşke bütün gruplar bir araya gelip bazı konularda ortak tavır geliştirsek ama işte çok zor. Mesela Moğollar ile Baba Zula’nın arasının kötü olması anlaşılır bir şey değil, bir insanın dedesiyle amcasının konuşmaması gibi bir şeydir.

Sizin Baba Zula’yla ilişkinizin devam etmesi çok güzel bir şey.

Her zaman. Sırf Murat ağabey de değil ki, Levent ağabey, Coşar ağabey, hepsi çok değerli insanlardır.

Dinar Bandosu – Baba Zula ikilisini hep Jefferson Airplane – The Doors ikilisi gibi düşünmüşümdür, ilişkiniz çok güzel bir şey.

Eyvallah, onlarla aynı cümle içinde bile geçmek harika bir övgü, ağzınızdan bal damlıyor, çok teşekkür ederim.

O zaman Dinar Bandosu bir yana, altmışlarda canlı olarak görmek istediğin birkaç grubu sayabilir misin?

Bir kere The Who’nun altmışlardaki herhangi bir konserini görmek isterdim. Keith Moon teknik açıdan belki gelmiş geçmiş en büyük davulculardan değildi ama Rock & Roll ruhunun vücut bulmuş halidir. Onun yanında Sly and The Family Stone’u görmek isterdim.

Bir – iki ay evvel İstanbul’a Sly and The Family Stone’un bas gitarcısı Larry Graham geldi, çok güzel konserdi…

Adam mükemmel bir basçı, zaten bambaşka bir teknik geliştirdi ve ondan sonrakiler Graham’ı izlediler. Ama önemli olan Sly and The Family Stone zamanıydı, arkadaki kadın vokaller en az onun kadar önemliydi. Funkadelic’i ilk albümünden sonraki konserlerini izlemek isterdim. Bir de mutlaka Rolling Stones’un Brian Johnes dönemindeki bir konserine gitmek isterdim. Sonra Syd Barrett dönemi Pink Floyd, UFO’da çalarken onlar Soft Machine ile çalarlarmış, Soft Machine ile Syd Barrett’in olduğu Pink Floyd’a gitmek, o “Swinging” Londra çağına bir geceliğine de olsa gitmek çok isterdim.

Oasis hakkında ne düşünüyorsun?

Oasis’i sayıyorum ama içten bir şekilde sevmiyorum. Çünkü on beş, on altı yaşlarında ilk defa Stone Roses’ı dinlediğim zaman, daha sonra da Happy Mondays, The Charlatans ve o Madchester soundu kapsayan 89–92 seneleri arasında süren dönemi çok severdim. O dönemde zihinsel açıdan müzik adına çok güzel tohumlar atıldı, müzikten de ötesiydi, müziği görebilirdin, renkleri duyabilirdin. Ama araya kimyasal uyuşturucular girdiği için oradaki ağabeyler sapıttılar ve o dönemdeki optimizm heyecanın toplumsal muhalefetle flört etmesi ve Thatcher’ın iğrenç devlet politikası İngiltere’de holiganizmi başlatan nedenlerden biri oldu. Ama holiganizmi iyileştiren de enteresan bir şekilde Madchester ve Acid House çağında yayılan uyuşturucu – rave kültürüdür.

Gitarcılardan en çok John Squire’ı beğenirim, ama Stone Roses’ın ikinci albümü Second Coming’de gereğinden fazla Jimmy Page tribine giriyor ve çok solo var. Tıpkı Page gibi o da muhteşem çalar ama grubun kimyası o değildi ve keşke ikinci albüm o sound’da olmasaydı, nitekim grubun dağılmasına da sebep oldu. Onun dışında Happy Mondays çok iyidir ama o da uyuşturucunun mahvettiği gruplardandır. Solist Shan Ryder şöyle der hatta “Wembley’de çaldığımı fotoğraflardan hatırlıyorum,”

Son olarak Dinar Bandosu adına şunu söylemek isterim, belki iki albüm daha yaparız, belki on tane daha yaparız, belki hiç yapmayız, hiç biri umurumuzda olmaz. Ama istersek bir sonraki albümde elektronik müzik yapabiliriz ve bunu sadece kendimiz istediğimiz için yaparız. On iki tel akustik gitarlarla bezenmiş bir albüm de olabilir, bağlama, folk da olabilir, ne istiyorsak onu yaparız çünkü bu bizim müziğimiz. Hayatımızın en güzel anlarından taviz vermeyiz, vermezsin! Ama Dinar Bandosu’na futbol yorumcusu Ali Ece’ye verdikleri şansı hiçbir zaman vermediler, çünkü en başta bütün köşeler tutulmuş durumda. Ama bu da umurumda değil, bir kişi bile yazdığımız şarkıdan etkileniyor ve hayatında iyi bir anlamda değişikliğe yol açıyorsak ne mutlu bize! Gerisi de tıraş, hikâye; kapitalizmin kuru kuruya sayıklamalarından ibaret ve hiç umurumda değil…

10 Ağustos 2010 Salı

Plak / Kartpostal



Sahaflarda, orada burada gezinirken sıkça karşıma çıkan ve nedense Türkiye'de 70'lerin sonlarına doğru üretimi duran o şahane plak kartpostallar, belki de dönemin getirdiği kısıtlılık ve hayal gücüyle kaynaşmış olduğunun göstergesidir. Zira diyeceğiniz bir şey varsa kafanıza en yakın plağın arkasına mektup yazıp aynı zamanda müziğinizi de yollayabiliyordunuz.

Kız / erkek arkadaşınızla aranız bozuksa ya da sinirinizi birinden çıkaracaksanız, bu plak kartpostallar bir taşla iki kuş misali, hem yazacaklarınızla, hem de dinleteceğiniz parçayla hayata karşı bir panzehir görevi görür gibidir.

Buradaki parça ise "Cigaramın Dumanı / The Smoke of my Cigarette"

21 Temmuz 2010 Çarşamba

All About The GO-GO

Uzun ve ince sigarasından bir nefes daha alan kızın annesi, son yarım saattir ısrarla dik durmadığını, bileklerini ve ayaklarını yanlış kullandığını ve bir türlü konsantre olamadığını söyleyip duruyordu. Sahneye yansıyan spot ışıkları, havada asılı kalan sigara dumanları, tekrar edilen hareketler, geçişler ve bir kız vücudunun erken tanışmak zorunda kaldığı “kadınlığa geçiş töreni”! Dekor ve sahne giysilerinin altında, kusursuz koreografiye ulaşabilmek için harcanılan sabrın taşması muhtemel bir olaydır. Sekiz yaşındasınız, size dik dik bakan hocaların ne demeye çalıştığını anlamadan, sadece denileni en iyi şekilde yapıp bu iğrenç salondan kurtulmak istiyorsunuz.

Başka bir köşede on üç yaşında bir kız regl oluyor ve bunu annesine söylüyor. İcap gereği bir güzel tokat yiyor ve onu izleyen dört saatte bale dersine gidip, ayak bileklerinin üzerinde kusursuz duruşu sergileyebilmek için bin ton laf yiyor. Burada neden bulunduğunu ve küçüklüğünden beri aldığı bale derslerinin onu nereye götüreceğinden bihaber, ses seda çıkarmadan, aristokrat bir İngiliz ailesinin önceden dayatılmış hayatına uzaktan bakma cesaretinde bile bulunamıyor.

Diz boyu etek, koltukaltına sıkıştırılan kitaplar, özenle taranmış saçlar: Elvis Presley’i gizlice dinlemek hikâyenin sadece bir ayrıntısı olarak kalabilir miydi? Viktoryan dönemini çok da aratmayan etik ve ahlaki kuralların yoğun bir şekilde aile hiyerarşisinde etkin olması, anne-kız ilişkilerinin belirli törencikler ve prosedürler doğrultusunda şekillenmesi ve üstelik bir “kız çocuğu” olmanın neden olduğu kısır bir gelecek masalında yaşanan döngüde, herkes Alice gibi şanslı olamamıştır. Takip edilecek bir tavşan veya düşülecek bir çukur henüz bu hikâyenin bir kahramanı değildi. Yapılması gereken, masalların aksine, sert, ikna edici ve gerçek olmalıydı.

Çocukluğu ve ilk ergenliği boyunca ailesinden dayatılan ve genellikle dış dünyaya kapalı bir akademik hayatın öğrettiği ahlaki değerler kısırlığından, kaybedilen bireysellik ve güven duygusunu harekete geçiren tek ve yegâne dürtü, tıpkı birer gölge gibi gelişen bir alt kültürün şeytani çağrısıydı. Bu genç kızlar gece yarısından biraz sonra evlerinden kaçıp New York’a, San Francisco’ya gelip bir şekilde para kazanmaya çalışarak hayatlarına belirli bir destek olmadan başlamışlardır.

Aslında bu bilinen bir senaryonun sadece değişik bir versiyonudur. Hikâyenin tuhaf yeri, sittin sene katı ahlak kurallarıyla büyümüş kız çocuklarına, evden kaçıp bilinmeyen, büyük bir şehre kaçma cesaretini veren dürtünün ne olduğudur.

Makalenin çıkış yolu, çocuklukta karşı karşıya gelinen yoğun “akademik ve ulusal kimlik” bir disiplin çerçevesi altında öğretilen dans (bale) kültürünün ve katı tabularla şekillenmiş ailevi-arkadaşlık ilişkilerinin ve tabii ki bütün herkesin biyografisini etkileyen (kötü?) deneyimlerin, 60’ başlarındaki alt kültürle çatışması durumuydu: “Anne, bir süreliğine yokum” diye bırakılan bir notun karşılığında, anne bas bas bağırarak kızlarının Bettie Page gibi pornografik bir pin-up kızı olacağından yakınacaktır.

Henüz on yedisine yeni basmış kız, geldiği günün akşamında bir GO-GO kulübüne gider ve hayatı değişir. Belki de birçok kişinin aksine, spot ışıklarıyla donatılmış sahneye değil, kulübün tavanına asılı duran kafesleri görecek, daha önce hiç görmediği bu dansı keşfedecek ve kendisini o kafeslerin içinde dans ederken hayal edecekti. Henüz ilk anından itibaren, hayatı boyunca sınır tanınmış vücudunu unutup, kafesin içinde “istediği gibi hareket eden ve belirli bir matematiği olmayan bu dansın” bir parçası haline gelmek isteyecektir. Özgürlüğün ve muhalefetin manifestosu olarak gördüğüm GO-GO dansının genellikle kafesin içinde yapılması, “BANA DOKUNMA VE SEYRET” düşüncesinin altında yatan erotizmi ve Bettie Page imajını silip, yerine The Sonics, The Beach Boys, The Sir Douglas Quintet, The Turtles ve The Human Beings gibi grupların müziği eşliğinde bir nevi “dekorasyon ve koreograf” niteliği yaratarak ciddi para kazanmalarına olanak sağlamıştır. Los Angeles’ta bulunan “Whisky a Go-Go” ve San Francisco’nun en meşhur kulübü “The Matrix”, GO-GO dansçılarına Jefferson Airplane, Jimi Hendrix, 13th Floor Elevators, The Doors ve The Mamas and The Papas gibi gruplarla beraber canlı performanslara çıkmalarına izin vererek, bu alt kültürü gelişmesinde ciddi katkılarda bulunmuştur.

Eh, ertesi sabah annesi gazetesini açtığı zaman, kızını Jimi Hendrix’in yanında bulunan kafesin içinde görecek ve kocasına saldıracaktı: “Hepsi o senin iğrenç kuralların yüzünden!” “Gördün mü?! Gitarını yakan bir adamın yanında çırpınıyor!”

Ama hikâyenin bu kısmı sadece bir ayrıntı. GO-GO dansçılarında fark edilen, tıpkı yüksek voltajda çırpınan ve vücudunun bütün yerlerini istediği gibi kullanarak dans eden bu kızlar, gözümde daima biraz korkutucu gelmiştir. Basının 60’ ortalarında artık yavaş yavaş duyurduğu ve alt kültürün Amerika’ya sunup reddedilmesi olanaksız bir hal alan ahlaki değerlerin değişmesi, ARTIK BÖYLE ve BİZ BÖYLE YETİŞMEDİK başlıkları altında yatan hikâyeleri gün ışığına çıkarmıştır. Belki de bu yüzden, bir yanım, daima GO-GO kızlarının bu eğlence sektörü altında yatan “aileye, ahlaki değerlere ve en basit ifadeyle, hayata karşı bir isyankârlık” duyduklarını düşünmüşümdür. Genel çerçeve toplumların da bu uyanışlarda bulunduğunu kanıtlar ama GO-GO kızları, bu değişimin en somut ve etkin kanıtıdır. Fark edilmemeleri olanaksızdı.



60’ların en unutulmaz GO-GO dansçısı olan ve bugün Amerika’da obezite sorununa karşı geniş çapta mücadele eden Lada Edmund Jr., bu alt kültürün yarattığı dansın simgesidir. The Sonics’in “Psycho a Go-Go” parçasının klibinde bir kafesin içinde dans eder ve bir adam önce engellemeye çalışsa da, Lada dans etmeye devam eder ve bir süre sonra adam da ona katılır. Klip çok tutulur, tıpkı 50’lerde Elvis Presley’i izlemek gibi, “çocuklara göre değil” eleştirisini alır ve klip istediğine ulaşmış olur.

Çukur bir kere görüldüğü zaman, tavşanı hemencecik unutan bir kuşağı, çok sonraları, bambaşka yerlerde, bambaşka bir şekilde görmek, makaleyi bitirmem için yeter de artar bir nedendir.