Echoes on the Day of Sun / Güneş
all about the sixties / Emre
10 Ekim 2011 Pazartesi
5 Ekim 2011 Çarşamba
Hoşçakal Bert Jansch
4 Ekim 2011 Salı
Haftalık Playlist NO I / 04 / 10 / 2011
Kulak sporu niyetine başlattığımız haftalık playlistleri Pazar ve Salı günleri blogdan takip edebilirsiniz.
Echoes on the Day of Sun / Güneş Akyürek
All About The Sixties / Emre Karatoprak
Echoes on the Day of Sun / Güneş Akyürek
All About The Sixties / Emre Karatoprak
24 Eylül 2011 Cumartesi
Rüyanın Sıcak Tarafı: Pure X / Pleasure

Sıkıcı ve sıcak köşenin en dibinde kendi kendine müzikçilik oynayan plak dükkânları, bir bir geçen iddiasız konser davetiyeleri ve tıraş olmaya üşenen eski aile-rock yıldızı babaları: Austin, Texas, çiğ et kokusu ve sıcaktan eriyen kirli buzlar, serinlemeye aç, kurtulmaya muhtaç. Ummadığımız yerlerden ummadığımız müziklerin çıkmaya devam etmesi, müzik hakkında yazmanın güzelliğini gösteriyor. Kirli ve uzun tırnaklarla, çekinmeden ve yorulmadan kazmaya devam ettiğimiz 21. yüzyıl grupları, dönem ve kültür saçmalığını (!) kırıyor ve bizi güzel müzik dinlemeye davet ediyor.
Pure X / You're In It Now (2011)
Pure X ( eski adıyla Pure Ecstacy ) sessiz gitar guruldamalarını eksik etmiyor, yanına minimal takılan melodilerle pastanın kirazını ekliyor ve dinleyiciye çeşitli mağaralara konulmuş yankılamalar sergiliyor. Hayır, güneşin akşamüstü dört sularında batan Kuzey topraklarından değil, olabilecek en zıt coğrafyasıyla, kâbuslarımızda gördüğümüz ataerkil toplumların muhafazakârlığını kıçıyla siliyor ve kıpkırmızı güneşin yakıcı toprağında sarhoş oluyor. Sanırım böyle hayatların peşindeyiz.
Pure X / Easy (2011)
Küçük kasabalar, küçük hayatlar, küçük muhabbetler, televizyon, radyo ve konser turneleri arasında şekillenen kozmik rüya, mağara yankısı ve alçak gönüllü parçalar: 2010 yazında çıkardıkları ilk albüm ‘Pleasure’, fısıldayarak ilerlediği bluesy / psychedelic yankılamalarıyla dikkatleri üzerine çekti.
Vokal Nate Grace, bassist Jesse Jenkins ve davulcu Austin Youngblood, henüz birkaç ay önce fotoğrafçı arkadaşları Bryan Derballa tarafından bir haftalığına ziyaret edildi. Ziyaretin amacı grubu tanımak adına zaman geçirmece, gülmece ve albüm hakkında bir makale yazmaktı. Bununla beraber grubun stüdyo olarak kullandığı evin fotoğraflarını çeken Derballa, aynı zamanda grubun çeşitli fotoğraflarını da serisine ekledi.
Pure X / Twisted Mirror (2011)












23 Ağustos 2011 Salı
Psychedelic Müziğin Son Hali: Tame Impala / Innerspeaker
Psychedelic türünü konunun merkezine koyarak başlayalım yazıya: 50’lilerin caz, şiir ve uyuşturucu üçgeninden ‘yol’a koyulan Kerouac ve beatnik şairlerinin korkutucu rüzgârı, çok geçmeden, 10 sene sonra 60’ların kapısına uğrayacak. 1965 – 67 – iki seneden bahsediyoruz – yılları arasında ‘yükselişe’ geçen LSD ve psychedelic müziğin “cicim aylarını” yaşayan post-war çocuklarının dünyası ve yazılan sayısız parça… 70’ler, Glam Rock ve Led Zeppelin ile başlayan maskülen cock-rock ( heavy ) metal ve 80’lerin İngiltere’sinde cereyan eden Madchester sahnesi… Araya giren sessiz bir 20 senede psychedelic müzik adına nelerin yaşandığına dair belki de herkesin aşağı yukarı bir fikri vardır ama eğlenceli ve ilginç olmadığına dair duyumlarımız devam ediyor. Keh keh…
Avustralyalı grubun 2010 Mayıs ayında çıkardığı ilk albüm ‘Innerspeaker’, aradaki 20 senenin boşluğunu bize getirmiş gibidir. Başka deyişle, tıpkı enerjisi biten büyük yıldızlar gibi, psychedelic müzik ve Tame Impala, müzik evreninin içinde bir yerlerde patlayarak son senenin en büyük süpernova etkisini yarattı. Bir yandan geçmişte bıraktığımız çocuksu psychedelic dünyamızın kayboluşunu izledik, bir yandan da patlayıp yok olan türlerin bileşimleriyle yeni gezegenlerin farkındalığına vardık.
Tame Impala / Lucidity
Çok öncelerden bildiğimiz parçaların kayboluşu, kuşkusuz bizleri bilinmeyen ormanlara, havasına ve suyuna alışık olmadığımız bir festivale çekti. “Tuhaf” yerlerden izlediğimiz Tame Impala’nın müziği karşısında yapabileceğimiz şeyin en iyisi, belki de geçmişte aradığımız ve önceki kuşaklardan dinlediğimiz sosyal rekabete çok da ihtiyacımızın olmamasıdır. Müziğin lisanı hiç bu kadar lezzetli, karışık ve iddialı olmamıştı.
Tame Impala, sabit bir akış halinde ilerleyen yoğun psychedelic tınılarıyla, rüyadan çıkma hayal dünyasının ne kadar melankolik ve renkli olabileceğini kanıtlayan en iddialı rock grubu olarak hikâyesini başlattı. Parçalarında yaşadığım gel-gitler, son sürat ilerleyen ‘roller coaster’lar gibi yolculuğun keyfini yaşamaya davet ediyordu. Dik yokuşlarda adrenalimin son damlasına kadar attığım çığlıklar, bindiğim koltukların arada bir bilinmeyen mağaralara girmesiyle denge yakaladı. Açık kalan ağzımın hayreti ve tanık olduğum sürprizler gezegeni, elektronik müziğin psychedelic türünden ayrı kalmak istemediğini söyler gibiydi.
Vokal Kevin Parker’ın boğuk sesini detone ve yankılı bir şekilde kullanması, “rüyadan çıkma” parçalara rock müziğin şeytani tarafını ve korkusuz bir melankoliyi yan yana tutabilme başarısını gösteriyor. Ortaya çıkan sonuç, birbirine çok benzer ama bir yandan üslubuna kolayca girebileceğimiz bir müzik sunuyor. Parker’ın ikinci ve Tame Impala kadar iddialı durmayan grubu Pond, aşırı sert ve inandırıcı olmayan punk / garage müziği, neden Tame Impala’yı öne çıkardığını da gösterir.
Tame Impala / Desire Be Desire Go
Tame Impala’nın 2010 yılında albüm çıkarması “resmi” alanlarda rekabete dâhil olduğunu gösterse de, geride bırakılan üç senenin içinde kaydettikleri çeşitli single kayıtları, belki de ‘Innerspeaker’ albümünden grup hakkında daha fazla fikir verecektir. Zira herhangi bir prodüksiyon ve rekabet ortamında olunmadan üretilen müziğin bir tür “dürüst” ve “bozulmamış” tarafını yansıtan ilk zamanları albüm kadar iddialı.
Aynı sene içinde çıkardığı beş parçalık kaydın öne çıkan şarkısı ‘Half Full Glass Of Wine’, grubun ileriki seneleri için mihenk taşı olacaktı. ‘Desire Be Desire Go’ / ‘Slide Through My Fingers’ ve ‘Forty One Mosquitoes Flying In Formation’ parçaları, iki sene sonra çıkacak albüm ‘Innerspeaker’dan kat be kat daha “hippievari” ve yoğun 60’ tınılarıyla çevriliydi.
Tame Impala / Half Full Glass of Wine
Davul ve arka vokal Jay Watson’ın sert ve ani davul tercihleri, fark edilir şekilde The Who, Velvet Underground ve Yardbirds’tan yanak aldığını gösteriyor. Gitarda Dominic Simper’ın bazı yerlerinde uzattığı gitar riffleri, 1965’te Texas’ta ortaya çıkan 13th Floor Elevators’u andırmakla beraber, basit ve mutlu hizalarda ilerleyen tekrarlarla Beatles klişesini ortadan kaldırıyor ve ikisinin beraber olabileceğini gösteriyor.
Tame Impala / Slide Through My Fingers
Tame Impala, Sydney şehrinin kızgın güneşini müziğine entegre etti, evcil kanguruların da pekala olabileceğini kanıtladı.
19 Ağustos 2011 Cuma
Raphael Saadiq: Stone Rollin' / R&B & Funk
Brooklyn ve Harlem mahallelerin uzun binaları altında, kırmızı neon ışıklarıyla yıkanan afro yerlileri gecenin bir vaktinde su borularının hortumunu çekerek sokakları ve kendilerini ıslatacaktı. Sağ omzunun kenarına yerleştirdiği ikinci el bir radyodan yankılanan Marvin Gaye parçası, ev önündeki merdivenlerden atılan karşılıklı bakışlar, ucuz gelecek planları, sıkkınlık ve şehir gerçeği: “Doğduğumuz yer burası ve yapacak bir şey yok, müzik buranın gerçeği!” diyen Saadiq, hippie kuşağının hayalci tarafı ve günümüzün funk ve blues müziğin gidişatı üzerinde belki de en kilit müzisyenlerden biri.
Uzun topuklu tombul ve güzel kadın, yan adımlarla indiği merdivenlerden kulübün geniş ve yüksek tavanlı dans pistine ilerleyecek, bir dumanın bir diğerini takip eden sigaraların sarhoşluğuyla dans edecek ve belki şanslıysa, dinlediği parçanın çok önceleri annesinin en sevdiği parça olduğunu hatırlayacaktı.
Beş kardeşin ikinci çocuğu olan Saadiq, eroin, intihar ve trafik kazası yüzünden sekiz senede kaybettiği dört kardeşinin trajedisi karşısında 18 yaşına geldiğinde, San Francisco’dan Prince turnesi için arka vokal teklifi alır. On iki yaşında, 1978’te “The Gospel Humminbirds” grubuyla geçirdiği güzel maceranın sonunda ismini ve soyadını Raphael Saadiq’e çeviren müzisyen, belki de yeni bir başlangıcın ihtiyacını arıyordu. Karanlık bir geçmişin kapısı aralandığında, içinden rengârenk ve hareketli bir şehir çığlığı çıkacaktı.
“Tony! Toni! Tone!” dans triosuyla geçirdiği başarılı vokali, onu kısa sürede rhytm ve blues alanlarında eski tüfeklerin arasına sokacaktı. Çorap söküğü gibi hızlanan kariyeri, aralarında R&B ve jazz ritimlerini paslaşan yoğun funk müziğini tanıtıyordu. Kare gözlüğü ve elastik ( Mick Jagger’ı andıran ) vücuduyla esnek dansını kusursuz gitar riffleriyle eğlendiren Saadiq, 2002’de ilk albümü ‘Instant Vintage’ı piyasalara tanıtır. 2004’te ‘Ray Ray’ ve 2009’da Grammy Ödüllerinde “En İyi R&B albümü” dalında aday olan ‘The Way I See It’ ile kariyerinin kırılma noktasına gelir. 2011’in Mart ayında çıkardığı dördüncü albüm ‘Stone Rollin’ ise, kuşkusuz kendini diğerlerinden ayıran bir albümdür. Konserlerindeki çiğ ve gürültülü sesini ilk defa 60’lar potasında eriten Saadiq, ortaya lezzetine doyum olmaz bir funk ve R&B şenliği serdi.
Stone Rollin' / 2011
Raphael Saadiq 'Stone Rollin' from Matthias Koenigswieser on Vimeo.
Çıkış ve hit parçası ‘Stone Rollin’ ile Howlin’ Wolf / Sly & Family Stone / Dyke and The Blazers üçgeni etrafında takılarak eski kuşağın kapısını sonuna kadar araladı. Temponun çoğu Brooklyn gruplarına benzer azalmaması ve aynı seviyede kalmasıyla dinleyiciyi parçada “yüksekte” tutması, belki de çok öncelerden yapması gereken bir gidişat olarak bakılabilir.
24 Haziran 2011 Cuma
18. İstanbul Caz Festivali / 1–19 Temmuz
İstanbul Kültür Sanat Vakfı önderliğinde gerçekleşen İstanbul Caz Festivali, her sene olduğu gibi bu sene de karşımıza yoğun bir programla çıkıyor. Geçen seneden hafızamda kalan İKSV Salonun samimi ortamı ve ‘sağlam’ sanatçıları, eğlenceli ve ‘baymayan’ süresi, düzenli programı ve organizasyonuyla herkesten tam puan almıştı. Yaz sezonunun açılmasıyla beraber Müzik Festivaliyle bir tür kulak sporumuzun sezonunu açtıran İKSV, pastanın üzerindeki kirazını da Caz Festivali’yle sağlamaktadır.1) Tribute To Miles: Herbie Hancock / Wayne Shorter / Marcus Miller / 7 Temmuz Perşembe 21.00 / Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava
Caz dünyasının ağır toplarının Miles Davis anısına aynı sahneye çıkacak olması başlı başına bir şölen ve heyecan yaratıyor. 1964’te dördüncü albümünü (Empyrean Isles) piyasalara süren Herbie Hancock’un ‘Cantaloupe Island’ parçası, kuşkusuz kariyerinin en önemli şarkılarından bir tanesi haline gelmişti. Caz standardını oldu olası koruyan Hancock, belki de 60’ dönemi caz dünyasında çığır açan ve bu konuda beş parmağı geçmeyen önemli müzisyenlerden bir tanesidir.
Herbie Hancock / Cantaloupe Island (1964)
Bunun yanında, 50’ ve 60’ların en yetenekli virtüözlerinden biri olan Wayne Shorter’ın da kariyeri bir o kadar ilginç ve dolu geçmiştir: 50’lerde Art Blakey’nin Jazz Messengers grubunda çalmış ve 60’ların ikinci döneminde Miles Davis’in ikinci kuintetine katılmıştır. 70’ ortalarında R&B ve Funk türlerindeki korkutucu güzellikteki yükseliş, onu çok sonraları ‘crossover jazz’ akımına dâhil edecekti. 1966 yılı ‘Adam’s Apple’ ve 67’ çıkışlı ‘Schizophrenia’ albümleri listenin favorileri arasındadır.
Wayne Shorter / Footprints (1966)
Marcus Miller, Brooklyn’in dünyaya bahşettiği belki de en büyük miraslarından bir tanesidir. 1970’li senelerde Saturday Night Live ekibine katılan Miller, Bryan Ferry, Billy Idol ve Aretha Franklin gibi müzisyenlerle çalıştıktan sonra, asıl başarısını basgitarda gösterdiği ‘slapping’ tekniğinde yakalamıştır. 80’lerin başında başladığı solo kariyeri caz hayranlarını etkilemişti ki, 2001’de çıkardığı M² adlı albümle Grammy Ödüllerinde “En İyi Çağdaş Caz Albümü” ödülüne layık gösterilmiştir.
2) Randy Crawford & Joe Sample / Natalie Cole / 13 Temmuz Çarşamba 21.00 / Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava
The Jazz Crusaders grubunun belki de en şaşalı dönemine tanık olduğumuz 60’lar ve 70’ler, Joe Sample’ın ekibe katılmasıyla müzikseverlere nadir rastlayacağımız bir müzik mirası emanet etmiştir. Joe Sample 1969’da çıkardığı ilk albüm ‘Fancy Dance’ ile dikkatleri çekmiş ve ardından caz / soul dünyasının ağır topları ile bir araya gelerek kariyerinin en önemli ve zevkli senelerini geçirmiştir. The Crusaders ekibinden ayrıldıktan sonra başlattığı solo kariyeri, Sample’ın neden piyanistler arasında “en iyiler” arasında olduğunu gösterir gibiydi. 1979’da The Crusaders ile çıkardıkları ‘Street Life’ albümü kariyerlerinin dönüm noktası olmuştur.
The Crusaders / Street Life (1979)
Joe Sample ile Randy Crawford’un kariyerleri ise gene The Crusaders ekibiyle kesişmiş, ardından ikisi solo kariyerini bir süreliğine sürdürdükten sonra gene bir araya gelmiştir. 1980’da solo olarak çıkardığı ‘One Day I’ll Fly Away’ parçası (çok sonraları Nicole Kidman’ın Moulin Rouge filminde söyleyeceği parça) İngiltere’de uzun süreliğine ‘hit’ olarak yerini korumuştur. Crawford’un Joe Sample ile tekrar turneye çıkması ve İstanbul ayağına da uğraması, caz severler için kaçırılmaması gereken bir konserdir.
Nat King Cole’un kızı olan Natalie Cole, aynı şekilde R&B / soul mecrasının vazgeçilmez seslerinden bir tanesidir. Kariyerinde dokuz Grammy bulunduran Cole, kuşkusuz 1991 yılında çıkardığı ‘Unforgettable…with Love’ albümüyle büyük başarı kazanmıştır.
3) Paul Simon / 19 Temmuz Salı 21.00 / Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava
60’ların efsane ikilisi Simon & Garfunkel’dan bildiğimiz Paul Simon, her ne kadar ikilinin bahşettiği parçalarından daha uzak bir solo kariyeri geçirmiş olsa da, kendisini kanlı canlı izlemek başlı başına bir heyecan ve geri dönüşü olmayan bir fırsattır. Süt dökmüş kedi suratına rağmen 60’ların folk müziğinde bir tür ‘şeytanvari’ görev yapan Paul Simon, Mrs. Robinson, America, The Sound of Silence ve I Am a Rock parçalarıyla tanınmıştır.
Simon & Garfunkel / America (1968)
Henüz geçen Nisan’da son albümü ‘So Beautiful or So What’la beş sene sonra sahnelere geri dönen Paul Simon, elinde gitarıyla tıngır tıngır, güzel ve sakin bir gece sunacaktır.
4) Tünel Şenliği / 2 Temmuz / Tünel-Galata
Farklı yer ve zamanlarda başlayacak olan küçük konser serilerini kaçırmak istemiyorsanız, önceden planınızı programınızı yapıp gelmenizi tavsiye ederim. İKSV Salon, Hollanda Başkonsolosluğu, Pera Palace, Arte, Galata Cabaret, Nardis, Tünel Ana Sahne ve Galata Ana Sahne olmak üzere yirmiden fazla gruba yer verecek olan Tünel Şenliği, gün boyu etkinlik ve akşam konserleriyle güzel bir şenliğe hazırlık yapıyor.
60’ ve 70’lerden sunduğu tınılarla The Soul Jazz Orchestra, ‘Kaleidoscope’ albümüyle dikkat çeken Spiral Quartet, vokalıyla son dönemlerin en başarılı isimlerinden Sanem Kalfa ve kuinteti, ska ve balkan ritimleriyle tanınan Grooveheadz, Amsterdamlı topluluk Mdungu ve reggae severler için kaçırılmaması gereken East Park Reggae Collective konserleri dikkat çekiyor. Mekânlarda verilecek konserlerin ücretli olması anlaşılır bir şey, senede bir kez yapılan bu tür konserlerin organizasyonu da aynı güçlüklerle yapıldığını unutmamalı ve müzikle ilgilenenlerin parasını daha önemli bir şeye harcayacağını da zannetmiyorum ( tabii ki aynı gün Efes Pilsen One Love Festival’ini saymazsak )
İyi eğlenceler ve teşekkürler İKSV!
18. Istanbul Caz Festivali / 2011
20 Haziran 2011 Pazartesi
Bir Fark Var Ama Nerede?
Bilindiği üzere Grammy ödüllü şarkıcı Amy Winehouse, 18 Haziran akşamında Belgrade'da verdiği konser sırasında parçalarını aşırı alkolden söyleyememiş ve konser yarıda kesilmişti. Seyircilerin aşırı tepkisini çeken Winehouse, grup arkadaşlarına sarılmaya çalışmış, yere düşmüş, ayağa kalkmış ve sonunda menajeri tarafından bugünkü İstanbul ve iki gün sonraki Atina konserini iptal etmiştir.
Bir taraf, Amy Winehouse'un sahnede sarhoş vaziyette parçaları söyleyememesini "acıklı" bulurken, başka bir taraf organizatörlerin sorumsuzluğundan yakınıyor. Winehouse hayranlarıysa üzgün tabii, bir an önce sahnelere geri dönmesini bekliyorlar. Ancak ilginç nokta, medya ve hayran kitlesinin Winehouse üzerinde durduğu "arabesk" tutumdur. Hiç kimse, bir sanatçının sarhoş ve şarkı söyleyemez durumda çıkmasını savunmaz, ancak onun ötesinde duran resmi de görmek gerekir. Birbirine müzik, şöhret ve uyuşturucuyla bağlanan bir dünyanın arada bir "talihsiz" sahnelere girebildiğini de görmek gerekir. Seyircinin yuhlaması, aylık maaşı 428 dolar olan bir kesimin konser biletine 60 dolardan fazla vermiş olması büyük bir nedendir, ancak ve ancak, geri kalanı Amy Winehouse'dan başkasını ilgilendirmez. Eski arşivleri açmak, karıştırmak belki de yararlı olabilir. Bir fark var ama nerede?
19 Haziran 2011 Pazar
Record Collector XI: The Premiers / Calvin Arnold / Johnny Jones & The King Casuals
Balıketi kızların göbeğine damlayan yeşil renkli dondurma damlacıkları, uzaklardan boğukça duyulan Hendrix parçaları ve ilerlemeyen trafiğin öteki tarafı, kornaların bitmek bilmeyen siniri. Kırılan topuklu ayakkabıların tek tesellisinin onları denize atıp yalın ayak dans etmek olan ortak rüyanın küçüCÜK dönemi, cici dansın ve çarpık bacakların beklediği umursamaz erkekler, çok sonraları bulacakları sahipsiz bir üstü açık arabada sevişeceğini bilemeyebilirlerdi. Ancak muhafazakâr ailelerin devam eden “Bettie Page gibi olacaksın” paranoyasının aslında başka bir şey çıkması da şaşırtıcı değil. “Anne, bir süreliğine yokum,” notunun daha da korkutucu olması, belki de baba tarafının gece çıkmalarına bir göz kırpmasıyla idare edildiğini, ancak “nereye kadar” kontrolünün de şeytanın uzun tırnaklarına emanet edildiğini gördük, hala da görüyoruz. Şeytanın uzun tırnaklarından bahsettiğimiz, tabii ki müziğin “teslimiyetçi” ve korkutucu güzellikteki çağrısıdır: Her şey mümkün!
1962’de kurulan The Premiers tayfası, Perez kardeşlerinin gitar ve davulda olduğu bir California grubu. 64’te çıkardıkları “Farmer John” parçasıyla kariyerlerinin üst noktasına gelmişlerdir, ancak çoğu grup gibi, iki sene sonra patlayan LSD akımına girememiş ve “mid-60’s garage band” olarak arşivde kalmıştır. “Get On This Plane”, belki de psych / fuzz alanında zihin açan, cesaret isteyen, beğenilmediği sürece “çok kötü” ve aşk-nefret ilişkisine benzer bir düzeydedir.
The Premiers / Get On This Plane (1965)
Martha Reeves and The Vandells ve Marvin Gaye gibi isimlerin Motown şirketine sağladıkları gelir ve cesaret, funk / soul şarkıcısı Calvin Arnold ismine pek yaramış. 1968’de, henüz disco çağının tavanda dönen topla tanışmasından önce, funk müziğini San Francisco’da dinleten ve Haight-Ashbury tayfasının bir süreliğine dikkatini çeken “Funky Way” parçası, Motown ile ilişkisini düzeltmese de, bağımsız plakçıların vazgeçilmez tutkusu olmuştur.
Calvin Arnold / Funky Way (1968)
Ritim ve blues grubu olarak bilinen Johnny Jones and The King Casuals grubu, parça “üretmek” yerine daha çok “okumak” ile de bilinen ve çeşitli grupların bir çeşit “tanıtım” parçalarını “strong cover” olarak tanıtan Nashville, Tennessee’li elemanlardır. Aralarından en bilindiği, tabii ki Jimi Hendrix’in Purple Haze parçasıdır.
Johnny Jones and The King Casuals / Purple Haze (1969)
1962’de kurulan The Premiers tayfası, Perez kardeşlerinin gitar ve davulda olduğu bir California grubu. 64’te çıkardıkları “Farmer John” parçasıyla kariyerlerinin üst noktasına gelmişlerdir, ancak çoğu grup gibi, iki sene sonra patlayan LSD akımına girememiş ve “mid-60’s garage band” olarak arşivde kalmıştır. “Get On This Plane”, belki de psych / fuzz alanında zihin açan, cesaret isteyen, beğenilmediği sürece “çok kötü” ve aşk-nefret ilişkisine benzer bir düzeydedir.
The Premiers / Get On This Plane (1965)
Martha Reeves and The Vandells ve Marvin Gaye gibi isimlerin Motown şirketine sağladıkları gelir ve cesaret, funk / soul şarkıcısı Calvin Arnold ismine pek yaramış. 1968’de, henüz disco çağının tavanda dönen topla tanışmasından önce, funk müziğini San Francisco’da dinleten ve Haight-Ashbury tayfasının bir süreliğine dikkatini çeken “Funky Way” parçası, Motown ile ilişkisini düzeltmese de, bağımsız plakçıların vazgeçilmez tutkusu olmuştur.
Calvin Arnold / Funky Way (1968)
Ritim ve blues grubu olarak bilinen Johnny Jones and The King Casuals grubu, parça “üretmek” yerine daha çok “okumak” ile de bilinen ve çeşitli grupların bir çeşit “tanıtım” parçalarını “strong cover” olarak tanıtan Nashville, Tennessee’li elemanlardır. Aralarından en bilindiği, tabii ki Jimi Hendrix’in Purple Haze parçasıdır.
Johnny Jones and The King Casuals / Purple Haze (1969)
7 Haziran 2011 Salı
Record Collector X: Grup Çığrışım / Warpaint / Floating Bridge
Tiyatrodan yeni çıkan taze sevgililer, izlemiş oldukları oyun hakkında laflaşır. Kız, oyundan fazlasıyla etkilenmişe benziyordu ki, akşamın ilerleyen vakitlerinde hayatı hakkında yapacağı türlü değişiklikler üzerinde konuşacaktı. Bu değişikliklerin çıkış yolu, kızın “Sen hayatına nasıl bakarsın?” sorusuyla başlamış, erkek tarafın altı saniyelik boş bakışıyla pek bir yere varamamıştır. Devam eden dakikalarda, kızın hararetli bir şekilde yükselen konuşma ateşinden tırsan erkek, bir tür kaçış ve çıkış yolu olarak, hayalinde unutamadığı Top 5 futbol maçı ve gittiği konser listesini yapacaktı. Ama böyle bir liste yapmak, belki de yaşamakta olduğu sıkıcı değil, ancak yardım edemeyeceği bu durumu kurtaramazdı. Bu yüzden Top 5 listesini daha detaylı yapması gerektiğini, daha önce hiç başvurmadığı bir alana girmesinin şart olduğunu anlıyordu. Böylece, alkol, müzik ve kafa karışıklığı ile birbirine bağlanan bir gecenin ilerleyen vakitlerinde, umutsuzlukla çıktığı Top 5 yolculuğu onu tuhaf yerlere bırakacaktı:
Top 5 Korku Filmlerinde Çalınan Amatör Grupların Tanıtım Amaçlı Eksantrik Müziği,
Top 5 Son Saniye Atılan Basket Parçaları, ( üzerinde çalışılacak )
Top 5 Düşük Bütçeli Uzay Filmleri Müziği ve buna bağlı olarak
Top 5 Kapağında Canavar Olan Düşük Bütçeli Garage / Psychedelic Albümleri ( 1966–68 )
Çilek, fondü, çikolata, sabun köpüğü, tavşankulaklı şapka ve kelepçeyle bitebilecek gecenin ilerleyen vakitlerinde, erkek tarafı, sabaha doğru bir Taylandlının açmış olduğu “Hidden Tracks of Early 70’s Prog” blogundan keşfedeceği epik ötesi albümün sarhoşluğuna kapılacak, yatağının yanında yarım kalmış soğuk pizzaların arasından yalın ayakla geçerek kendisini balkonda bulacaktı. Arkasında bıraktığı manzara kalabalık ve dağınıktı: Üst üste dağılmış kirli gömlekler, bir türlü yazısını yazamadığı plakların dizilişi, pizza kartonundan yapılmış küllük ve yanından taşmakta olan izmarit yığını, görüntüsü karıncalanmış televizyon, 7/24 açık duran Radio Caroline Korsan Yayın, çubuk kraker, çeşitli yerlerden çıkan kahve bardakları, küflenmiş peynir, şafak vakti soğuğu ve şeyler, şeyler ve şeyler…
Bu bir hayat tarzı değildi, bu, “Gece uyumam, gündüz uyurum, buna uyamayan bir insanla anlaşamam”vari bir isyanın, evde uygulanan küçük törencikler sayesinde dönüştürülen bir ıssızlıktı. Yalnız kalmak, hikâyenin çıkış yolu değil, belki de birbirine arşivcilik, sabır ve merakla bağlanan korkutucu bir takıntılığın fark edilişiydi. ROCK SNOB!
Grup Çığrışım, Tünay Akdeniz tarafından 70’lerde kurulan bir punk / garage grubuydu. Her ne kadar punk ve garage türlerini biraz zor seçiyor olsak da, dönemin Türkiye’sine göre yapılmış başarılı bir çalışmadır. Kız kardeşinin yazmış olduğu “Salak” adlı parça aralarından en dikkat çekeni.
Grup Çığrışım / Salak
Ve Warpaint, dört kızdan oluşan New Wave / Psychedelic paslaşmaların olduğu melankolik bir grup: Kendilerini iki gün önce Coachella Festivali’nde online olarak izleme şansı bulduğumuz harika canlı performansı da fikir vermekteydi.
Son olarak 67’de kurulan Floating Bridge, The Wailers’dan ayrılan grup üyesi Rich Dangel’ın gelmesiyle şekillenmiş, bir cover grubu olarak çıktığı yolculuğuna kendi parçalarını çalarak piyasalarda biraz sürtmüştür. Standart bir şekilde “oynadığı” 60’lar oyununu başarıyla tamamlayan Floating Bridge, nadir de olsa samimi ve iyi parçalar da sunmuştur. Crackshot, iyi niyetli bir çalışmayla listelerde!
Floating Bridge / Crackshot
Top 5 Korku Filmlerinde Çalınan Amatör Grupların Tanıtım Amaçlı Eksantrik Müziği,
Top 5 Son Saniye Atılan Basket Parçaları, ( üzerinde çalışılacak )
Top 5 Düşük Bütçeli Uzay Filmleri Müziği ve buna bağlı olarak
Top 5 Kapağında Canavar Olan Düşük Bütçeli Garage / Psychedelic Albümleri ( 1966–68 )
Çilek, fondü, çikolata, sabun köpüğü, tavşankulaklı şapka ve kelepçeyle bitebilecek gecenin ilerleyen vakitlerinde, erkek tarafı, sabaha doğru bir Taylandlının açmış olduğu “Hidden Tracks of Early 70’s Prog” blogundan keşfedeceği epik ötesi albümün sarhoşluğuna kapılacak, yatağının yanında yarım kalmış soğuk pizzaların arasından yalın ayakla geçerek kendisini balkonda bulacaktı. Arkasında bıraktığı manzara kalabalık ve dağınıktı: Üst üste dağılmış kirli gömlekler, bir türlü yazısını yazamadığı plakların dizilişi, pizza kartonundan yapılmış küllük ve yanından taşmakta olan izmarit yığını, görüntüsü karıncalanmış televizyon, 7/24 açık duran Radio Caroline Korsan Yayın, çubuk kraker, çeşitli yerlerden çıkan kahve bardakları, küflenmiş peynir, şafak vakti soğuğu ve şeyler, şeyler ve şeyler…
Bu bir hayat tarzı değildi, bu, “Gece uyumam, gündüz uyurum, buna uyamayan bir insanla anlaşamam”vari bir isyanın, evde uygulanan küçük törencikler sayesinde dönüştürülen bir ıssızlıktı. Yalnız kalmak, hikâyenin çıkış yolu değil, belki de birbirine arşivcilik, sabır ve merakla bağlanan korkutucu bir takıntılığın fark edilişiydi. ROCK SNOB!
Grup Çığrışım, Tünay Akdeniz tarafından 70’lerde kurulan bir punk / garage grubuydu. Her ne kadar punk ve garage türlerini biraz zor seçiyor olsak da, dönemin Türkiye’sine göre yapılmış başarılı bir çalışmadır. Kız kardeşinin yazmış olduğu “Salak” adlı parça aralarından en dikkat çekeni.
Grup Çığrışım / Salak
Ve Warpaint, dört kızdan oluşan New Wave / Psychedelic paslaşmaların olduğu melankolik bir grup: Kendilerini iki gün önce Coachella Festivali’nde online olarak izleme şansı bulduğumuz harika canlı performansı da fikir vermekteydi.
Son olarak 67’de kurulan Floating Bridge, The Wailers’dan ayrılan grup üyesi Rich Dangel’ın gelmesiyle şekillenmiş, bir cover grubu olarak çıktığı yolculuğuna kendi parçalarını çalarak piyasalarda biraz sürtmüştür. Standart bir şekilde “oynadığı” 60’lar oyununu başarıyla tamamlayan Floating Bridge, nadir de olsa samimi ve iyi parçalar da sunmuştur. Crackshot, iyi niyetli bir çalışmayla listelerde!
Floating Bridge / Crackshot
6 Haziran 2011 Pazartesi
Record Collector IX: The Nickel Bag / Odyssey / Listening
Köhne mahallenin köhne tuğlaları, üst komşunun tekrarlanan sevişme sesleri, kaldırım kenarlarında patlayan çatapatlar, sümüğünü kızgınlıkla içine çeken beş yaşındaki velet ve kendisine bağıran asosyal plak dükkânı sahibi babası, içeriden gelen kızartma kokusundan bihaber, gece öncesi hazırlık yapıyor. Suratının yarısını kaplayan kulaklıkları ve dinlemek üzere olduğu plaklar, araya karışmış karalamalar, duvarda Cindy Craford posteri ve dart tahtasının ortasında beliriveren bir George Michael resmi. Led Zeppelin II, Space Odyssey arka sahne çekimleri belgeseli, R2D2 yastığı. Saçmalıklar silsilesi. Müzik dünyası. Eve kapanma zamanı.
Türbülanstan kurtulamayan panik yolcular gibi devam eden ve içine hızlıca fuzz / psyche öğeleri tıkıştıran Odyssey tayfası, karşıma tipik 60’lar seansın en bilindik karesi gibi gelmişti. Ancak işler değişmişti, tam olarak neresinden koptuğunu kestiremediğiniz bir Iron Butterfly dalgası başlıyor, bir tür yolunu kaybeden ve gelişme/sonuç/solo/ üçgeniyle kafa yapan bir psychedelic karesi başlıyor.
Odyssey / Angel Dust
Yüzden fazla baskısı çıkmamış plak kartonları yüzünden ilk albümün piyasalara sürülmesi gecikir. Her ne kadar kapağın içindeki "the quintessential definition of the New York brand of the sixties psychedelia” açıklamasıyla hodri meydan kafalarına girse de, Angel Dust parçasıyla bunu hak ettiğini, laf kalabalığının saça sürülen bir jöleden ibaret olmadığını da kanıtlıyordu.
The Nickel Bag / The Woods
Charles Manson ailesini anımsatan yedi kişilik üyesiyle The Nickel Bag’ın The Woods parçası, belki de zaafımın olduğu yoğun elektro organıyla 60’ların değişmeyen garage / psychedelic vurgularını göstermiştir. Single parçalarla piyasada epey bir süre vakit geçiren The Nickel Bag, başlattığı işini pek de devam ettiremeyip tek parçayla kıpırdanmıştır.
Listening / Stoned Is
16 Nisan Dünya Plak Dükkânı Günü olmasıyla Vanguard adlı plak şirketi, ortaya çıkardığı “Follow Me Down: Vanguard’s Lost Psychedelic Era (1966–1970)” toplama albümüyle hafta sonumuzu meşgul etmiştir. Aralarından en çok dikkat çekeni Listening tayfasının Stoned Is parçası: Yoğun Haight-Ashbury dalgasına kapılan iyi niyetli amatör grup, arka fonda kendini devamlı hatırlatan elektro organla – parçanın adı gibi – girmek istedikleri alana rahatça giriyorlar ve dinleyiciyi sıkmayan bir devamlılıkla kendini dinlettiriyor. ( Iron Butterfly – In A Gadda Da Vida esinlemesini görmemek elde değil tabii )
Türbülanstan kurtulamayan panik yolcular gibi devam eden ve içine hızlıca fuzz / psyche öğeleri tıkıştıran Odyssey tayfası, karşıma tipik 60’lar seansın en bilindik karesi gibi gelmişti. Ancak işler değişmişti, tam olarak neresinden koptuğunu kestiremediğiniz bir Iron Butterfly dalgası başlıyor, bir tür yolunu kaybeden ve gelişme/sonuç/solo/ üçgeniyle kafa yapan bir psychedelic karesi başlıyor.
Odyssey / Angel Dust
Yüzden fazla baskısı çıkmamış plak kartonları yüzünden ilk albümün piyasalara sürülmesi gecikir. Her ne kadar kapağın içindeki "the quintessential definition of the New York brand of the sixties psychedelia” açıklamasıyla hodri meydan kafalarına girse de, Angel Dust parçasıyla bunu hak ettiğini, laf kalabalığının saça sürülen bir jöleden ibaret olmadığını da kanıtlıyordu.
The Nickel Bag / The Woods
Charles Manson ailesini anımsatan yedi kişilik üyesiyle The Nickel Bag’ın The Woods parçası, belki de zaafımın olduğu yoğun elektro organıyla 60’ların değişmeyen garage / psychedelic vurgularını göstermiştir. Single parçalarla piyasada epey bir süre vakit geçiren The Nickel Bag, başlattığı işini pek de devam ettiremeyip tek parçayla kıpırdanmıştır.
Listening / Stoned Is
16 Nisan Dünya Plak Dükkânı Günü olmasıyla Vanguard adlı plak şirketi, ortaya çıkardığı “Follow Me Down: Vanguard’s Lost Psychedelic Era (1966–1970)” toplama albümüyle hafta sonumuzu meşgul etmiştir. Aralarından en çok dikkat çekeni Listening tayfasının Stoned Is parçası: Yoğun Haight-Ashbury dalgasına kapılan iyi niyetli amatör grup, arka fonda kendini devamlı hatırlatan elektro organla – parçanın adı gibi – girmek istedikleri alana rahatça giriyorlar ve dinleyiciyi sıkmayan bir devamlılıkla kendini dinlettiriyor. ( Iron Butterfly – In A Gadda Da Vida esinlemesini görmemek elde değil tabii )
28 Şubat 2011 Pazartesi
60's London Top 20

Top 20 yapmanın en güzel yönü, korkunç bir arşiv hazinesiyle baş başa kalmanın getirdiği bir mutluluktur; sancılı tarafı, bu hazinenin içinden çıkan sayısız parçayı yirmi parçanın içine sokamayıp eleme tarafıdır. Belirli bir dönem ve şehir arasında gidip gelen bu liste, belki de hepimizin başka konular için yaptığımız listelerden sadece bir tanesidir.
‘Swinging London’ akımı hızlı ve kısaydı, yarattığı moda ve müzik, Londra’nın merkezinde gerçekleşen bir dönemin en ilginç on senesini sundu. Arkasında bıraktığı sayısız parça, günlük hayatın en pratik taraflarına yansıdı: Mor puantiyeli duvarları aydınlatan rengârenk spot ışıkları, bir şehre ait olmanın en güzel yönlerini gösterdi. Londra, Avrupa için bir ilham kaynağı haline geldi, durdurulamayan bir üretim, eğlence ve uyuşturucu dalgası başladı. Gelenekçi ailelerin çocukları, kuşak farkını potansiyel bir şekilde en etkin yönleriyle hissettirdi ve tabuların kırılması adına, Londra, belki de bu farkın başını çeken en önemli yerdi.

20) The Syn – 14 Hour Technicolour Dream (1967)
Londra’nın 67’ senesine damgasını vurduğu ‘The 14 Hour Technicolour Dream’ konser salonuna göndermesini yapan The Syn tayfası, ‘British Underground’ çatısı altında ürettiği hit parçalarla bilinmektedir. ‘Psychedelic’ ve ‘Space Rock’ arasında gidip gelen parçanın naif tarafıysa çok sık rastlanmayan türdendir.
19) Peter Reeves – Loneliness of London (1969)Aslen tiyatro oyuncusu olan ve uzun bir süreliğine devlet tiyatroları için oyunlar yazan Peter Reeves, 60’ların sarhoşluğuna kapılıp beste yapma arzusu içinde yükselmiştir. Kendisi pek bir ‘janti’, pek bir kibardır; çıkardığı parçaysa orta yaşlı kadınların bayılıp dinlediği kült şarkıların arasındadır.
18) Sweet Thursday – Gilbert Street (1969)
Sweet Thursday tayfasının ‘progressive rock’ müzik yapma tutkusunun belki de nadir bir şekilde ‘slow music’ tarafına kayıp referans olarak Londra’yı anlatıyor olması, hiçbir özelliği olmayan Gilbert Street’te yaşayan ahaliyi halen heyecanlandıran bir parça olarak akıllara kazınmıştır.
17) Jethro Tull – Jeffrey Goes To Leicester Square (1969)
Sulu sepken bir havada iğneyle kuyu kazar gibi gelişen bir kültürün arka sahnesi, gece yarısına doğru müzikallerden çıkan insan güruhu ve tepeden kendilerine bakan Jethro Tull tayfası: Ian Anderson’ın tek ayakla durduğu sahnenin altında koca Londra, henüz karşılaştıkları parçanın mutluluğu ve başka şeyler.
16) The Creation – Painter Man (1967)60’ ortalarına kadar Londra’da devam eden ‘Mod-Subculture’ akımının belki de en eğlenceli adamlarından biri olan Creation tayfası, ‘freakbeat’,‘power pop’ ve tabii ki ‘psychedelic’ türlerini ‘kendince’ harmanlayarak bir tür konsept sunmasıyla müziğin ötesindeki dünyayı işaret eder. Parçanın ‘marşımsı’ havası ve arkasında saklanan yoğun bıkkınlık duygusu, belki de Londra’nın başını çektiği sosyal yaşantı değişiminin en iyi örneklerinden biridir.
15) Bert Jansch – Soho (1966)
“İngiltere kendi Bob Dylan’ını buldu!” manşetinden bu yana çok zaman geçmiş olsa da, İskoçyalı olmanın getirdiği dayanılmaz mutluluk, belki de kendisini başarı olarak Londra’ya getirmiştir. Britanya ve folk kelimelerinin yan yana durması alışkın olduğumuz bir şey olmasa da, sade ve samimi sözleriyle Soho semtini arada bir hatırlatır.
14) The Rose Garden – Next Plane To London (1967)
California çıkışlı The Rose Garden’ın kariyeri bir seneden ibaret olsa da, ‘Swinging London’ tarzını Amerika’da çalan hevesli gruplardan biri olarak görülebilir. Müziğin tuhaf bir şekilde ülkelerden ülkelere ulaşması ve bir tür değiş-tokuş ile birbirine bağlanan çeşitli modaların en umulmadık türlerle hayat bulması, ilham almanın ötesinde, belki de müzisyenlerin farklı modalara karşı duyduğu haz ve meraka göz kırpmasıyla “cici” bir parçadır.
13) David Bowie – Memory Of A Free Festival (1969)Parçanın 1970 senesinde piyasalara sürülmesinden kısa bir süre sonra beklenen gerçekleşmedi ve şarkı büyük bir hayal kırıklığı uyandırdı. Cream gibi diğer müzik dergilerine göre daha dürüst yazan yazarlar bile, hayal kırıklığın albümün satın alma adetine göre değil, Bowie’den beklenilen beklentilerin karşılanmadığını yazmış ve uzun süreliğine “Bowie Rock müzik yapsın mı, yapmasın mı?” anketiyle boğulmuştur. Ama onun ötesinde, parçanın 1969 senesinde Londra’da yapılan bir açık hava festivali hakkında olması ve aslında sözlerin samimi olmasıyla listenin on üçüncü sırasında olması gerektiğini düşündüm.
12) Bulldog Breed – Friday Hill (1969)
60’ sonlarında “Mod-Subculture” akımı eskisine nazaran modasını kaybetmiş olsa da, Bulldog Breed tayfası bir çeşit cesaret ve tutkuyla devam ettirdiği kariyerini ‘pop-psychedelia’ türüyle Londra’nın merkezine yerleşmiş ve kısa bir süreliğine de olsa, binlerce kızın halen çığlık atabileceğini göstermiştir. Parçanın özünde hissedilen ‘Londravari’ melankolizm, belki Britanya’da yaşamayanlar için sıkıcı olabilir, ama bir çeşit empatiyle halk ve müziğin neden bu kadar içine kapalı ve aynı zamanda açık olabileceğini gösterir.
11) Tony Crombie and His Rockets – London Rock (1960)
“Don’t need Manhattan, just give me Leicester Square!” dizesi 60’ başlarında Londra’da yaşayan müzikseverlerin uzun zamandır duymak istediği tek cümle olabilirmiş. Caz davulcusu Tony Crombie, henüz Beatles çılgınlığının başlamadığı dönemde yakaladığı başarısını muhakkak iyi bir bestekâr olmasına borçluydu.
10) Small Faces – Itchycoo Park (1967)İngiltere’nin gurur kaynağı, yaramaz elemanları Small Faces. 67’ yazında piyasalara sürdükleri Itchycoo Park parçası, uzun bir süreliğine listelerin bir numarasını zorlamıştır. Psychedelic pop alanında en eğlenceli adamlardır ve Londra’nın 60’larını en güzel şekilde bizlere anlatır.
9) Canned Heat – London Blues (1970)
Efsane albüm Future Blues’a dâhil olan London Blues, Alan Wilson’ın mükemmel vokaliyle blues ve Londra kelimelerini yan yana koyarak müzik eleştirmenlerini anında tavlamıştır. “Ne ararsan var!” dedikleri şey, belki de bu parçada saklı.
8) The Beatles – A Day In The Life (1967)
Listede Beatles sevimliliği olmasın, ancak 60’ların ikinci yarısında başladıkları psychedelic tercihleriyle müzik dünyasının kafasını bir kez daha karıştırmıştır. A Day In The Life, spontane Londra hayatına bir tür eleştiri olarak, uzun süreliğine ses getiren efsane parçalarından biridir.
7) The Who – Pinball Wizard (1969)
Tommy albümünün vazgeçilmez parçası, The Who’nun kabare gösterisini hatırlatan havası ve arka planda duran kocaman, kıpkırmızı Londra otobüsleri. Dokuz dakikalık Pinball Wizard parçası bizleri uzun bir yolculuğa çıkarır ve çok da eğlencelidir.
6) Donovan – Sunny Goodge Street (1965)Adı üstünde, Goodge Street sokağını anlatan güzel bir parçadır. Donovan’ın temiz vokali, nadir görülen güneşli Londra’nın rengârenk tarafını yansıtır.
5) The Kinks – Waterloo Sunset (1967)
The Kinks tayfasının sahici mutluluğu, Waterloo Sunset parçasında müzikte aradığımız basit istekleri karşılar: Basit olması, bir şekilde dinlendirmesi ve arkasına devasal bir dinleyici kitlesini alması, her şeyi sadece daha güzel yapmaktadır. Her ne kadar Beatles çılgınlığından muzdarip olsalar da, The Kinks, Mod akımının en önemli öncüleri olarak Londra’nın en önemli gruplarından biridir.
4) The Zombies – She’s Not There (1965)
‘Swinging London’ modasının en klasik parçası, The Doors’a benzeyen piyanosu ve Mod akımının son nefesleri: Uzun etekleriyle mor spot ışıkları altında dans eden yüzlerce insan, geride bıraktıkları güzel zamanlarının bir kanıtı olarak, dört numarada!
3) Petula Clark – A Foggy Day (In London Town) (1965)
George Gershwin’in 1937 yapımı A Damsel in Distress filmi için bestelediği parça, bir çok müzisyenin yaptığı gibi, Petula Clark tarafından da söylenmiş ve parça 60’ ortalarında bir kez daha hit olarak listelere girmiştir. New York’a karşı gelişen şehir kompleksini yaşamayı reddeden gelenekçi Londra kesimi, bir tür marş olarak benimsedikleri A Foggy Day In London Town parçasını, gerçekten de listelerden indirmeyi hiç ama hiç sevmemiştir.
2) The Rolling Stones – You Can’t Always Get What You Want (1969)
Chelsea semtinde ikamet eden bir eczaneyle başlayan hikâyenin Mick Jagger tarafından kaleme alınmış en standart, klasikleşmiş parçalarından biri olmasıyla listenin ikinci numarasında! Let It Bleed albümünün kapanış parçası, bir şehre ait olmanın zorluğu arasında, Rock müziğin aynı zamanda bizleri ne kadar üzebildiğini de gösterir.
1) Van Morrison – Slim Slow Slider (1968)
Ladbroke Grove, yağmur ve Londra. Astral Weeks albümünün en ‘derin’ parçasını, alışık olduğumuz Van Morrison’ın metalik sesiyle dinleriz, bir şeyler anlatır ve dinleyiciyi içine alır. Kanımca Londra ve bir kız hakkında yazılmış en acıklı parça, listenin bir numarasında.
21 Şubat 2011 Pazartesi
Abbey Road / NW8 / London
Menajer Brian Epstein The Beatles'ı 1962'de tanıtmaya başladığı zaman, belki de kitleyi hızlı ve korkutucu bir fanatizme doğru sürüklediğini bilemezdi. Onları şirin, cici ve sevimli tanıtmak, zamanla birbirine seks, uyuşturucu ve rock müzikle bağlanan dünyanın gerçek yüzünü göstermişti. John Lenonn'ı gördüğünde iki elini çenesine götürüp 200 desibel çığlık atan kızlar da büyümüştü, sanki yerini başka şeyler almıştı. Abbey Road'un zebra çizgileriyle sarhoş olan milyonlarca gencin, evlerinin buzdolaplarına astıkları "Bir süreliğine yokum"la başlayan hikayenin çıkış yolu, belki de sunulan reklamın ne kadar iyi olmasıyla ilgilidir. "Yolda görsem karşı kaldırıma geçerim!" isyanının göstergesi olarak da görmek isteyeceğiniz her şeyi, başka yerlerde de görmek mümkün.
14 Şubat 2011 Pazartesi
LSD Propaganda / 1968

Pusulasını elinde tutmakta ısrar eden uzun etekli kızlar, birazdan William S. Burroughs'un nefesiyle sarhoş olacağını bilemeyebilirdi. Ancak radyolarda çalmaya başlayan parçaların kafa karışıklığı, herkesi, bir çıkış yolu olarak, aynı deliğin içine sokacak ve şanslılarsa aynı delikten çıkıp ne yaptıklarını izleyeceklerdi. Bir yaşam tarzı çatısı altında, işinden evine dönen 3 çocuk aile babası, seçtiği 4. karayolundan giderken koca reklam panolarını da görmüş müdür?
13 Şubat 2011 Pazar
High In-Fidelity Records / 1966
Lou Reed / Walk On The Wild Side parçasının enjekte ettiği vurdumduymaz ideolojisinin ötesinde yatan başka bir fikir cereyan eder, iğrenç, sulu sepken, korkutucu bir şehir gecesinde. İçilen paf puf miktarı, dinlenilen uzun parçalar ve dünyayı kurtarma senaryoları. Damın üstünde çiftleşmeye çalışan azgın kedileri seyrederken, onların aynı hazla damdan düşüp törenlerine devam etmesi, bir Walk On The Wild Side parçasını sadece daha da güzel yapacaktır. Sözlerin yetersiz kaldığı hikayelerin klişesine bir an olsa bile inanabilmek, belki de hikayenin iyi bir plak dinlemekten değil, kapağın arkasında yatan parçaları sadece, en masum haliyle merak edip müziği sevmektir.
Shin Jung-Hyeon vs Iron Butterfly / 1969
Shin Jung-hyeon, nam-ı diğer 'The Godfather of Rock', 1970 senesinde Güney Kore'de Iron Butterfly grubunun eşi benzeri olmadığını sandığımız 'In A Gadda Da Vida' parçasını yorumlayarak 'In A Kadda Da Vida' olarak piyasalara sunmuş ve bizleri pek bir eğlendirmiştir. Kore'nin psychedelic müzikle tanışmasını sağlayan ve biraz da döneme göre çalıp daha ziyade bir 'anonim şarkıcı' görevi üstlenen Shin Jung, psychedelic müzikle yetinmeyip blues ve gospel işlerine de girmiştir. Bu tür çalışmaların bir taklit olduğunu söyleyen laubali tarafımızı bir kenara koyup, müzik adına uğranılan hayal gücünün komik derecede utanmadan ve sıkılmadan "Biz de yapacağız!" fikrini çok seviyorum. Üstelik dolaysız bir şekilde kapak, canlı performans ve tarz bakımından "afiş" yapan bu mükemmel Koreli şarkıcı, ara sıra, boş anlarımda "Müzik ne ki?" çatısı altında sorduğum soruyu şöyle cevaplıyor: Çok düşünme, müzik bu işte...
46A Maddox Street W1 / Mick Jagger / Andy Warhol / 1969
12 Şubat 2011 Cumartesi
Record Collector VIII: The Deviants / The Lemon Drops / Byron Lee & The Dragonaires
60’ sonlarında (özellikle Oxford Street üzerinde hevesli amatör gruplara yer veren iddiasız kulüplerin 70’lerde artış gösteren dönemine denk) British psych türünün çaktırmadan punk türüne geçişi oldu olası ilginç gelmiştir. Punk müziğini Sex Pistols’dan arıtılarak kabullenmek haksızlık ve zor bir şey olsa da, salt ‘nefret’ ve ‘protest’ kalıbı üzerinden yapılmadığını, hiç tahmin edemediğimiz karışımlar sayesinde, büyük bir tesadüf ve şans eseri sonucu dönem, mekân ve zaman bakımından Londra’nın merkezine ait olması belki de her şeyi daha da ilginç yapmaktadır. Başka deyişle, 60’ ortalarında nükseden psych / garage / punk müziği ‘alışık olmadığımız’ ve ‘kulak sporumuzun yaşadığımız yer ve zaman bakımından oldukça değişken bir şey olduğunu kabullenerek’ belki çok kişiye hitap etmediğini kabul etmek lazım. Türün ve müziğin ötesinde yatan sayısız grup ve hikâye, bir çıkış yolu olarak senaryoyu sadece daha güzel yapan ve belirli bir haritası bulunmayan müzisyenlerin ‘denemiş olduğu’ kısa bir dönemin küçük kıvılcımlarıdır.
The Deviants, 1967’de çıkardıkları ilk albüm ‘Ptooff!’ ile dikkatleri üstlerinde toplamıştır. 60’ ortalarında gazeteci olan ve sonradan Deviants tayfasını bir araya getirerek üç sene vokal yapan Mick Farren hala aramızda ve grubun turneleri uzun aralardan sonra tekrar başlamıştır. 68’de ‘Disposable’ ve 69’da ‘The Deviants 3’ albümünden sonra solo olarak çalışan Farren, belki de The Deviants grubunun 70’lerde ‘proto-punk’ türüne yanaşmalarına öncü olmuş ve sessizce gruptan ayrılmıştır. Bu bakımdan bir ‘Rock Band’ hikâyesinden bahsedemeyiz, daha çok Mick Farren’in bir tür tek başına çıktığı ‘küçük Rock yolculuğuna’ şahit oluruz.
The Deviants - Charlie (1967)
Aralarından en çok dikkat çekeni ilk albümden olan ‘Charlie’ parçası: Albümün merkezinde yatan deneysel psychedelic öğeleri başka parçalarda ‘rahatsız edecek miktarda’ kullanılmış. Arada bir ‘storyteller’ görevi üstlenen Mick Farren’in ‘Charlie’ parçasında yoğun blues ve sade (standart) rock öğeleriyle gitmiş olmasıysa, gözümde iyi bir albümün en iyi parçası olmuştur.
Bir başka dikkat çeken grupsa The Lemon Drops: 1966 çıkışlı grup sadece üç sene çalmış olsa da, geriye iki ‘hit’ parçayla (‘It Happens Everyday’ – ‘I Live In The Springtime’) isimlerini arada bir hatırlatıyorlar. “Crystal Pure (The Definitive Collection)” isimli toplama albümlerinde (b-sides parçaları dâhil) yaklaşık yirmi beş parçayla grubun kendisini değil, ancak 60’lardan özlediğimiz karakteristik özellikleri hatırlatarak kendini bir şekilde dinlettiriyor.
The Lemon Drops - It Happens Everyday (1967)
Grubun üç sene içinde oluşan hikâyesi başka gruplardan pek de farklı değil, alışılmış bir kronolojik sıranın izlerini takip eden ve üç sene içinde iyi-kötü bir şekilde bir şeyler yapmış olan The Lemon Drops, 65’te uzun saçları yüzünden okudukları okuldan atılmış ve 66’da Chicago’dan San Francisco’ya gitmişlerdir. Tabii ki ‘uzun saçları yüzünden’ mazeretinin ötesinde yatan asıl neden, kanımca o zamanlar Chicago’nun ‘blues’ çatısı altında pek de başka bir müzik yapılmadığını ve ismini duyurmak isteyen bütün müzisyenlerin San Francisco’ya gitmek istediğini, zaman ve mekân olarak bir tür “orada bulunmalıyız, ne yaparsak yapalım, orada bulunmalıyız!” klişesinin San Francisco için doğru olduğuna şahit oluyoruz. Ve tabii ki devamında ‘Summer of Love’ çatısı altında müzik üretip ismini daha olgun bir mekânda duyuran The Lemon Drops, aslında başka gruplardan kendini ayırmayan ve 60’ların standart çalgı ve tercihleriyle ‘iyi psychedelic müzik’ sunan binlerce gruptan sadece bir tanesidir.
Byron Lee and The Dragonaires - Green Onions (1965)
Üçüncü kayıt ise Byron Lee and The Dragonaires’in Booker T and The Mg’s grubuna ait olan ‘Green Onions’ parçasına olan yorumudur. Byron Lee ve ejderhaları, parça bir kenara, Jamaica’lı olup Amerika’daki müzik piyasasına ‘Carribean music’ olarak girmiş ve tanındık parçaları kendi coğrafyalarının yorumuyla tanıtan bir önayak grubu olmuştur. Bu bakımdan ayrı bir öneme sahip olan Byron Lee, henüz üç sene önce vefat etmiştir ve sayısız albüm ve kayıtlarla bizleri bir kez daha tozlu raflara sokmuştur. Ska, reggae, calypso ve Trinidad Tobago’ya ait olan ‘soca müziğini’ hit parçalara harmanlayarak kariyerleri boyunca aynı çizgide kalmış olmaları şapka çıkarılacak bir tercihtir.
Dinleyin, dinlettirin.
The Deviants, 1967’de çıkardıkları ilk albüm ‘Ptooff!’ ile dikkatleri üstlerinde toplamıştır. 60’ ortalarında gazeteci olan ve sonradan Deviants tayfasını bir araya getirerek üç sene vokal yapan Mick Farren hala aramızda ve grubun turneleri uzun aralardan sonra tekrar başlamıştır. 68’de ‘Disposable’ ve 69’da ‘The Deviants 3’ albümünden sonra solo olarak çalışan Farren, belki de The Deviants grubunun 70’lerde ‘proto-punk’ türüne yanaşmalarına öncü olmuş ve sessizce gruptan ayrılmıştır. Bu bakımdan bir ‘Rock Band’ hikâyesinden bahsedemeyiz, daha çok Mick Farren’in bir tür tek başına çıktığı ‘küçük Rock yolculuğuna’ şahit oluruz.
The Deviants - Charlie (1967)
Aralarından en çok dikkat çekeni ilk albümden olan ‘Charlie’ parçası: Albümün merkezinde yatan deneysel psychedelic öğeleri başka parçalarda ‘rahatsız edecek miktarda’ kullanılmış. Arada bir ‘storyteller’ görevi üstlenen Mick Farren’in ‘Charlie’ parçasında yoğun blues ve sade (standart) rock öğeleriyle gitmiş olmasıysa, gözümde iyi bir albümün en iyi parçası olmuştur.
Bir başka dikkat çeken grupsa The Lemon Drops: 1966 çıkışlı grup sadece üç sene çalmış olsa da, geriye iki ‘hit’ parçayla (‘It Happens Everyday’ – ‘I Live In The Springtime’) isimlerini arada bir hatırlatıyorlar. “Crystal Pure (The Definitive Collection)” isimli toplama albümlerinde (b-sides parçaları dâhil) yaklaşık yirmi beş parçayla grubun kendisini değil, ancak 60’lardan özlediğimiz karakteristik özellikleri hatırlatarak kendini bir şekilde dinlettiriyor.
The Lemon Drops - It Happens Everyday (1967)
Grubun üç sene içinde oluşan hikâyesi başka gruplardan pek de farklı değil, alışılmış bir kronolojik sıranın izlerini takip eden ve üç sene içinde iyi-kötü bir şekilde bir şeyler yapmış olan The Lemon Drops, 65’te uzun saçları yüzünden okudukları okuldan atılmış ve 66’da Chicago’dan San Francisco’ya gitmişlerdir. Tabii ki ‘uzun saçları yüzünden’ mazeretinin ötesinde yatan asıl neden, kanımca o zamanlar Chicago’nun ‘blues’ çatısı altında pek de başka bir müzik yapılmadığını ve ismini duyurmak isteyen bütün müzisyenlerin San Francisco’ya gitmek istediğini, zaman ve mekân olarak bir tür “orada bulunmalıyız, ne yaparsak yapalım, orada bulunmalıyız!” klişesinin San Francisco için doğru olduğuna şahit oluyoruz. Ve tabii ki devamında ‘Summer of Love’ çatısı altında müzik üretip ismini daha olgun bir mekânda duyuran The Lemon Drops, aslında başka gruplardan kendini ayırmayan ve 60’ların standart çalgı ve tercihleriyle ‘iyi psychedelic müzik’ sunan binlerce gruptan sadece bir tanesidir.
Byron Lee and The Dragonaires - Green Onions (1965)
Üçüncü kayıt ise Byron Lee and The Dragonaires’in Booker T and The Mg’s grubuna ait olan ‘Green Onions’ parçasına olan yorumudur. Byron Lee ve ejderhaları, parça bir kenara, Jamaica’lı olup Amerika’daki müzik piyasasına ‘Carribean music’ olarak girmiş ve tanındık parçaları kendi coğrafyalarının yorumuyla tanıtan bir önayak grubu olmuştur. Bu bakımdan ayrı bir öneme sahip olan Byron Lee, henüz üç sene önce vefat etmiştir ve sayısız albüm ve kayıtlarla bizleri bir kez daha tozlu raflara sokmuştur. Ska, reggae, calypso ve Trinidad Tobago’ya ait olan ‘soca müziğini’ hit parçalara harmanlayarak kariyerleri boyunca aynı çizgide kalmış olmaları şapka çıkarılacak bir tercihtir.
Dinleyin, dinlettirin.
8 Şubat 2011 Salı
Feri Cansel / Erkin Koray / İstanbul Yer Altı Diskosu / 1968
Galata Kurşunlu Mahzen civarında yaşayan sümüklü çocuk, babasının arabasını çaldığına göre, o artık üstünü çıkarabilir ve sahil kenarında ufak bir yolculuğa çıkabilirdi. Cadde boyunca çocuğa laf ve taş atan mahalle bıçkınları, belki kıskançlık ve kızgınlıklarını, bir tür dedikodu halinde dolanan bir Haramiler konserinde üstünden atacaktı. Kenar mahallelerden şehre giren kızgın gençler, çok sonraları, sarhoş vaziyette tekrarlayacakları “Kalkın gidin evliler, buralar bekâr yeridir!” naraları atarak İstanbul’un 60’ kuşağının gerçek hikâyesini anlatacaktı. Eric Clapton ve Jethro Tull çılgınlığının 60’larda İstanbul’un orta ve üst sınıfına hitap ettiğini hatırlatarak, daha ‘muhalefet’ şarkıların boğazın derinliklerinden, kaza sonrası boğuk şekilde çalmaya devam eden bir Üç Hürel parçasından geldiğini unutmayalım. İstanbul, 1968: Feri Cansel, yer altı mafyasının vazgeçilmez diskosunda Nijerya'dan getirilen bir adamdan defalarca kırbaç yemektedir. Kendisini izleyen dört mafya lideri, çektikleri sigara dumanını yavaş yavaş havaya doğru üfleyerek ağırlıklarını ortaya koymaya çalışıyor gibiler. Pembe puantiyeli tavandan sahneyi aydınlatan mor spot ışıkları altında, Feri Cansel, saçlarını sağa ve sola sallayarak dans etmeye devam etsin, bir başka köşede ‘Yeşilçam Ajanı’ olarak bilinen eski memur Salih Jane Gökyıldız masasındaki içkisinden gözlerini ayırmadan eski karısını düşünmektedir. Ayhan Işık Feri Cansel'e bakadursun, İstanbul ve gece âlemi, belki de ilk defa o gece, Erkin Koray'ın Çiçek Dağı'yla tanışacaktı.
Nedendir bilinmez, 1968'den beri boğaza düşen arabaların içinde Erkin Koray'ın ‘Çiçek Dağı’ parçasının çalması, gene, İstanbul’un yaptığı eski bir espriydi.
Erkin Koray: Türkiye hiç bir zaman bu kadar yetenekli ve aptal biriyle karşılaşmayacaktı, arkasında bıraktığı manzara, tabii ki acıklıydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


