1 Temmuz 2010 Perşembe

Kutulardan Çıkan Acıklı Gerçek: Parça Nasıl Kurtarılır?

Eğer ne Beatles’in “I Want To Hold Your Hand” parçasını dinleyip hayatın naif bir tarafın mümkün olduğunu düşünecek kadar, ne de Warren Zevon’ın “My Shit’s Fucked Up” parçası kadar zalim bir tarafa yönelmediyseniz, muhtemelen gecenizi kurtarmışsınızdır. Küçücük odanıza sığdırdığınız acıklı hayatın ne denli korkutucu güzellikte olduğunu da, sanırım sabaha karşı, yarım şişe öksürük şurubunu kafaya dikip en sertinden iki bardak kahve ve repeate koyulmuş bir Kinks parçasını yaklaşık iki saattir yüzünüzü kapatan kocaman kulaklıklardan son ses dinlerken fark ediyorsunuz. Parmaklarınız durmaksızın bir şeyler yazıyor. Harfler anlamsızlaşıyor, kelimeler dinlediğiniz parçaya karşı garezini yükselterek artık DUR diyor. Ve ertesi sabah kendinizi üç gündür giydiğiniz kot pantolon, tekini bulamadığınız ve bu yüzden sadece bir ayağınızda duran çorap, repeate koyduğunuz parça ve ağzınızdan damlayan salyayla bulduğunuzda, belki de hayatınızın başarısız bir Donald Duck hikâyesi gibi, aynı sakarlık ve şansızlıklarla süreceğine bir adım daha ikna oluyorsunuz.

Sanırım bütün bu laf kalabalığın altında yatan asıl neden, zamanla dinlediğimiz parçaların hayatımızla kurduğu esrarengiz simetriden kaynaklanıyor. “Günü Kurtaracak Top 10” veya “Top 20 Ayrılık Parçaları” gibisinden sarhoş bir halde yapılan listelerden bahsetmiyorum. Tıpkı sadece giriş kısmını sevdiğiniz bir parçayı şarkının ortasında değiştirmeniz gibi, zamanla hayatınızın bu küçük “girişlerle” sürdürebilme fikrinin kabardığı o huzurlu “sıçtın mavisi” dakikalarında rastlayabileceğiniz ve Space Oddysey: 2001 filmini izleyebilecek kadar sabırlı ve “iyi” bir halde olduğunuz zamandan bahsediyorum. Ama hemen heveslenip sevinmeyin, tozlu plaklar size gene aynı acı şakayı yapacaktır: Zira bir zamanlar salya akıtarak dinlediğiniz parçaların çoktan şekil şemalarını değiştirerek sizi tanımadığına – veya tanısa bile eskisi gibi bakmadığına – şahit olmak, belki de beni bu yazıya teşvik etti ve sanırım bu yüzden makale şimdiden bir Sex Pistols parçası gibi sabırsız bir çocuğa benzedi.

Plaklarınızı veya favori parçalarınızı nasıl dizerseniz dizin – alfabetik, dönemsel, türsel, konser kaydı – kutulardan ve bilgisayardan ortaya çıkan küçük cinlerin kıs kıs güldüğüne şahit olmak, hoşlandığınız bir kızı öpecekken kendinizi alıkoyamayıp memesini ellemeye çalışarak geceyi berbat etmek gibi bir şeydir. Çünkü “romantik ve anlamlı” adı altında çıkmak istediğiniz yolculukta, yanınıza aldığınız arkadaşın “bir zamanlar dinlediğiniz parçalar” olması, bir kitabın aksine, hayatınızın en berbat arkadaşı olabilir. Eh, şöyle bir düşündüğümde, zamanında dinlediğim parçalara pek de iyi davrandığımı söyleyemem. Bu bir intikam meselesi miydi?

Önceden hiç dinlemediğiniz ve uzun zamandır çevrenizden duyduğunuz bir grubu bilerek ve durumu kendi çapınızda daha da anlamlaştırarak uzattığınız sürenin kırılma noktası, eski kutulardan çıkan parçaların sizde bıraktığı hayal kırıklığında gerçekleşmesi, acaba tıpkı parçalara davrandığınız gibi, aslında kendinize de kötü davrandığınızı mı gösterir? Çok değil, birkaç dakikalık kararsızlıktan sonra önerilen grupları dinledikten ve karşılaştığınız ikinci hayal kırıklığından sonra, sorunun gerçekten dönemsel mi yoksa türsel mi olduğunu değil, sanki çok önceden hazırlanmış başarılı bir şakanın dramatik simetrisinde yattığını ve bir şekilde, varlığınız ve geçmişinizle, aslında dinlediğiniz parçaları birer birer ve yavaş yavaş öldürmenizle ilgili olduğunu anlayabiliyorsunuz (sarhoşken kırdığınız bir potu ertesi sabah fark etmeniz gibi bir şey). Bunun bir Pink Floyd veya Genesis ortamına tekabül etmesi, bahsettiğim durumu sadece daha kötüye – ve sanırım olabilecek en kötü duruma – getirmektedir.

Belki de biraz bu yüzünden, insanlar favori parçalarını pratik hayatlarının içerisinde dinlerken, herhangi bir eleştiri üzerine genellikle alıngan davranır. Parça, bireyle özel ve mahrem bir ilişki kurmuştur bile, başkalarından duyulan her şeyin cevabı yetersiz ve anlamsız kalacaktır. Parçayla kurduğunuz ilk ilişkiyi özleyecek, bunun sorumlusunu saçma sapan yerlerde arayacak (müzik endüstrisi, dergilerin yetersizliği, insanların aceleciliği, türün belirsizliği, yaş büyüdü abi!) ) ve belki de en iyi ihtimal, parçayı gene dinleyecek, gene dinleyecek ve masanızın başında uyuyakalacaksınız. Bencil olmanın zamanı gelmiştir ve kafanızdaki cinler size şöyle öneriler sunacaktır:

1)Sevdiğiniz parçaları asla kız / erkek arkadaşlarınızla paylaşmayın. Evet, sevilen ortak bir şarkının karşılıklı olarak ( evet, aynı duyguyu ben de yaşadım, off aynı şeyi düşünüyordum? ) paylaşılması fikri güzel bir şeydir. Kötü olan, bir gün ayrıldığınız arkadaşınızdan geriye kalan en sinir bozucu şakanın, bir zamanlar sevişirken dinlediğiniz parçadan gelmesidir. Parçanın onunla tanışmasından önce ve sonra arasındaki farklılığın değişimi, belki parçalarla kurulan simetrinin bir parçasıdır ve böyle olması da gerekir. Ama düşünün ki delinin teki, bir koşucuya silah patlamadan bir saniye önce “Dünya rekoru mu, birincilik mi?” dese, o fark etmese bile, dünya rekorunun hayalini kuracaktır. Çünkü birincilik, oralarda bilinen bir hikâyedir. Bilinmeyen, rekorun arkasında yatan mahrem motivasyonun zorlu ve özel ilişkisidir.

2)Mümkünse sevdiğiniz parçaları telefon zili / alarmı gibi şeyler için kullanmayın. Bir sene boyunca aynı şarkıyla uyanmanın ve telefonlara cevap vermenin bedeli, bir gece parçayı gerçekten dinlerken ona karşı takındığınız “Seni artık tanıyamıyorum!” gibi bir eleştiri yapmanızdır.

3)Parçayı hiçbir zaman single olarak düşünmeyin. Albümüne göre dinlemek daha çok keyif verir ve grubu daha iyi anlarız.

4)Akşam gittiğiniz bir kulüpte DJ’den asla istek parçasında bulunmayın. Kafasına vurunca sallanan Elvis Presley oyuncağı gibi, onaylayan bir hareketle isteğinizi anlamış gibi yapar. Kafanızda kurguladığınız ortamın gerçekte bir hayal kırıklığına uğraması şaşırtıcı bir şey değildir ( bir kitapta kurduğunuz hayallerin, aynı kitabın filminde görememeniz gibi; senaryo aynı, diyaloglar aynı – ama aynı şeyleri göremiyorsunuz ) Bırakın sevdiğiniz parçalar evinizde çalsın.

5)Bir parça hakkında yapılan bütün dedikodulara inanın.

6)Parça artık size bir anlam ifade etmiyorsa, parçanın canlı kaydını dinleyin.

Listenin ne kadar doğru olduğuna dair halen şüphem var ve olmaya da devam edecektir. Daha ötesinde, beni daha çok rahatsız eden durum, değindiğim gibi, sevdiğimiz parçaların dışarıdaki hayatla olabildiğince ilişkisini en aza getirme durumudur. Arz edilen / yaşanan ilişkisi tehlikelidir: Aşırı ve yoğun bir sevginin altında faşistçe ve bencilce yaşanan bir durum vardır.

Bu yazı böyle bitmemeliydi. Ama bitti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme