24 Haziran 2010 Perşembe

Strange Days



Bugüne kadar The Doors’un müzik kalitesi için şüphe duyanlara çok rastladım. Birinci eleştiri, genellikle Jim Morrison’ın sahnede sergilediği “aşırıcılık” ifadesinin aslında itici olmasıdır. Oyunsal ve dramatik şölenini kendi kurallarıyla çizmesi, kâh yerden kalkamazken, kâh seyircilerin göremeyeceği bir mıntıkada kendinden geçerken zaman geçirmesi, bütün bu önyargının küçük nedenleri olarak görülebilir. İkinci eleştiri ise, sahnede sergilediği dramatik oyunun bir Rock grubuyla özdeşlememesi durumudur: En kısa ve harbi ifadeyle, Jim Morrison, aslında ne bok olduğunu herkesten daha iyi bilmektedir ve müzik kariyerini herhangi bir gelişim yerine, belirli bir harita çizmeden, “görüntü” ve “koreograf” niteliklerini ön plana koyarak sürdürmesidir. Seçtiği elbiseler, şarkı aralarında nazikçe düzelttiği saçları ama bir yandan da içinde gizlice yatan hayvani ve yabancı tarafının en beklenmedik zamanlarda kabarması, seyirci açısından bizi bir ikileme götürmüştür: Morrison gerçekten böyle bir adam mıydı, yoksa her şey şölenin bir parçası mıydı?



Buna inanmak veya inanmamak dinleyiciye kalmış bir şey. Bunun yanında, The Doors’u izlemektense, dinlemeyi tercih edenler de var. Ortaya attıkları “tuhaf” müziğin görüntü kalitesi seyirciye -değindiğim gibi- itici gelebilir. Ama işte, sanki anlatmaya çalıştığım şey biraz da buralarda gizli: İticiliğin, hayvani güdülerin ve bir sanatçının kendini olabildiğince ifade edebilme yetkisi, bazen müziğin dinleyiciye “tuhaf” ve “itici” gelmesiyle başlamak zorundadır. Klasik prosedürle ilerlenmiş müzikal değerleri vardır, Ray Manzarek, organ piyanosunu olabildiğince serbest tutar, Robby Krieger, elektro gitarla pek de haşır neşir bir adam hiç olmamıştır ama gereken soloları ve girişleri zamanında yapar, John Densmore ise, Doors tarafının kızgın altyapısını hazırlar: Birkaç adım ötede ne söyleyeceğini tam olarak bilmeyen bir vokalle çıktığınız yolculuğun özetini anlamak çok da zor bir şey olmamalı: The Doors, bir yerde, Jim Morrison ile üç grup elemanı arasında incecik çizgiyle ayrılmış bir mıntıkada ikamet eder.

Ama zaten bütün hikâyenin anlamı, her şeyin bir şekilde tuhaf olması değil miydi? Dönem tuhaftı, insanları bu tuhaflığın içine sokmak sadece bir an meselesiydi. Bugün yaşayan bizler ise, sadece geçmişte yaşanan bu tuhaflığın gölgelerini arıyor, The Doors’un nasıl bir şey olduğunu hala anlamaya çalışıyoruz.

Nitekim ikinci albümlerini anlayan da çıkmamıştı. Zira albümün piyasalara sürülmesinden birkaç hafta önce, müzik kriterleri The Doors’un ikinci albümünün The Beatles’ın 63’te kırdığı rekoru geçeceğine dair fikir üretiyor, hop başka bir köşede The Doors’un kaliteli müzik yapmadığını inatla söyleyenler de kafalarını çıkarıyordu.

The Doors zor müzik yapıyordu. Arkalarında yatan tuhaflığın cezp edici yanı, üstü örtülü ve karanlık müziğine yoldaşlık yapan ve bu kadar yoğun bir biçimde girdikleri dumanın altında, ifade özgürlüğünü sonuna kadar kullanan bir müzisyenin yan yana gelebilme kanıtıydı. Bu, pizza yerken süt içmek, bir ergenin mastürbasyon yapmaması veya mahallenin delisi olarak seçilen adamın aynı günün gecesinde bir kadına evlilik teklifi yapması gibi bir şeydi.

Hem zaten kaç kişi, The Doors’un çıktığı yolculuğa “kötü” değil de, “özgün” diyebilme cesareti gösterip mensubu olduğu kuşağı biraz olsun sırtlayıp, bazı şeylerin hep aynı kalması gerekmediğini anlatmaya çalışmıştır ki? Hazır malzemeleri bulunan bir dönemde konum, statü veya kimliğin herhangi bir referansa bağlı kalmadan, sadece çıplak ayaklarla bakkala kadar gidip bira alan bir genç, kendisini günün sonunda iyi hissedecek miydi? Dinleyici hiçbir zaman bu kadar bencil olmamıştı. Çünkü karşılarında bencil bir adam görüyorlardı.

Sadece iki sene sonra Miami’de “Light My Fire”ı dinlemek için gelen dinleyici kitlesi, belki de Morrison’dan en zor yükü kendi omuzlarına almış gibi hissedebilirdi ama ortada bir karmaşa vardı. Bir noktadan sonra birine parmak göstermek işe yaramayacağı gibi, konserde yaşanan felaketin sorumluluğunu sahnede aramak da gereksiz olur. Bu şölen böyle gelişmişti, böyle olmalıydı. Doğru veya yanlış.

Albümün açılış parçası “Strange Days”, belki de bu kadar konuştuğumuz hippie counterculture sorununa değinen ve henüz ilk anda içine dâhil oldukları uyuşturucu girdabın müziklerine nasıl bir harita çizdiğini gösteren parçadır. Manzarek’in kurtarıcı org piyanosu parçayı sürükler, Morrison’ın sesi tuhaftır.



“Love Me Two Times”, Krieger’ın enfes bluesy açılışıyla başlar, Morrison’ın sesi genellikle herkesin istediği net ve gür seçimiyle devam eder.

“Moonlight Drive”, gene Doors tayfasının “trippy” olarak ifade ettiği kategoriye girer, eski bir parçadır ve bire değil, ikinci albüme koymaları ilginçtir.

“People Are Strange”, kanımca piyasalara hit olarak sürülmesinden dolayı, sonradan içi doldurulmuş ve aslında “o kadar da iyi bir şarkı değil be abi!” dedirtebilen parçadır. Yani evet, bugün çıktığınız mekânlarda duyduğunuz parçadır ama The Doors’u biraz karıştıran, arkalarda daha iyisini bulacağını bilir. Bir arkadaşımın “sirk müziği” dediğini hatırlıyorum. Bunu iltifat olarak söylemişti.



Ama albümün son parçası, genelin dışında tutulması gereken şarkıdır: “When The Music’s Over”, her şeyden önce, Ray Manzarek’in en iyi dönemlerine tekabül eden ve piyano orgunu The Yardbirds gibi kesik kesik çalmamasıyla dinleyiciye uzun vadede dinlettiren bir yolculuk sunar. Parçanın geneli JA gibi belirli bir harita izlemeyen gidişatıyla hem psychedelic, hem de garage müziğinden bir yanak alarak blues öğesini merkeze koyması, ağızların açık, gözlerin kımıldamadan durmasına yeter de artar.

Müziğine şüphe duyanlar bunu yaşamıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme