16 Haziran 2010 Çarşamba

The Doors / 1966



Şehrin öteki tarafında yatan binlerce üçkâğıtçının anlattığı ucuz hikâyelerle yetişmiş çocuklar, ertesi sabah gidecek yeri olmadığı için, anlatılan hikâyelere göre hareket ederdi.

Otobanın ortasında kaza yapan arabanın içinden çıkan deri pantolonlu palyaçoya yaklaşabilmek için, bir ton söz dökmek yerine, şakasına gülmek yeterliydi.

Bu tuhaf ve rengârenk sirkten çıkabilmek için ayık olunmalı, önüne atlayan cücelere aldırış etmeden, girilen çadıra bir başkası olarak çıkılmalıydı.

Ancak her şey bilinen gibi gelişmedi. Sözler döküldü, kalemler yazdı, fotoğraflar çekildi, şampanyalar patladı, kahkahalar atıldı, turnelere çıkıldı, uçaklara binildi ve fırtına devam etti.

Seneler sonra anlaşıldı; bir kuşak, milyonlarca insan ve kafası karışık bir palyaço: Bilinen ve bilinmeyen şeyler vardı. Arasındaki kapıları gören yoktu.

Bir köşede İsa olduğunu söyleyen yaşlı bir adam, yanında köpeğiyle yatmış bir dilenci, yırtık defterinden yazmış olduğu şiirleri okuyor. Bir başka köşede pembe renkli dondurmalarını iştahla yalayan genç kızlar, arkalarına oturmuş birkaç çocuk, Playboy dergisini okur gibi yapıp, göz ucuyla kızları kesiyor. Havada uçan başıboş gazete ekleri, aralarından sıyrılan birkaç martı ve bütün bulvarı ortadan ikiye kesen Sunset Strip.

Tuhaf bir gölge şehre inmişti bile. Ailesinin yatmasını bekleyen genç kızlar, erkek arkadaşlarından bir öpücük almak için gecenin bir vaktinde bahçeye inedursun, elli metrekarelik dairesini televizyondan gördüğü reklamlarla döşeyen cici hanımlar ve kapıda karşılanan jilet kocaları: Birinci gün biricik kızlarının ne kadar büyüdüğünü fark edeceklerdi. Üçüncü gün, kızlarında daha önce fark etmedikleri alışkanlıkları göreceklerdi. Beşinci gün, kızlarının saçlarını daha farklı taradığına şahit olacak, kapı aralarında “Bu kıza ne oluyor böyle?” denilecek ve bir aile toplantısı için salona gidilecekti. Soru yağmurları başlayacaktı: Sen regl oluyor musun, erkek arkadaşın mı var, derslerin neden bu kadar kötü, yakanı düzelt, şu hareketi yapmayı kes, seni tanıyamıyoruz artık, biz seni böyle yetiştirmedik! Kızları tabii ki çığlık atıp odasına kapanacak ve altıncı gün ailesine bir not yazacak:
“Bir süreliğine evde olmayacağım. Beni affedin.”

Los Angeles, 1965. Kibrit çıkarılmıştı bir kere, yanıp sönmesi ne kadar uzun sürebilirdi ki? Hikâyeyi zor yapan fırtınanın kısalığından mı kaynaklanıyordu, yoksa onu dinleyenler eski ayıklığını bulamıyordu da, son çare daha mı çok sarhoş olmaktı?

Jim Morrison, UCLA Film Okulu’nda Ray Manzarek ile tanışır. Beraber asit atarlar, sahile çıkarlar, şiir, politika, film ve müzik hakkında muhabbet ederler. Morrison, kabaran film merakına engel olamaz ve okul için bir kısa film yapar. Film beğenilmez; aykırı, tuhaf ve anlaşılması zordur. Okulu bırakıp New York’a gider ve bir süre burada yaşar. Ama geri dönüşü uzun sürmez. Bir akşamüstünde Ray Manzarek ile tekrardan karşılaşır. Sahile inerler, uzun zamandır şiir yazdığını, kâğıda bir şeyler çizdiğini söyler. Manzarek birazını duymak ister. Morrison çekinir. Manzarek ısrar eder. Morrison mırıldanır. Kibritin ilk kıvılcımları çıkar, “Moonlight Drive” parçasını söyler. Ray Manzarek, uzun konuşmaların ayrıntısına takılmadan, beraber bir grup kurmaları gerektiğini düşünür. Morrison, grubun adını çoktan koymuştur: If the doors of perception were cleansed, everything would appear to man as it is: Infinite.

The Doors, 65’ yazından itibaren bir sene boyunca Los Angeles’ta stüdyoya kapanır. Ray Manzarek, henüz grubun ilk oluşma sürecinde tanıdığı davulcu John Densmore ile irtibata geçer, gruba katılmasını önerir. Kabul ettiği gibi, yanına arkadaşı Robby Krieger’ı da getirir. Densmore, daha önceleri lisede aşinalık kazandığı bluesy ritmine yakındır, Krieger ise flamengo tarzı riffleriyle içli dışlıdır. Her ne kadar başta Morrison’ın kulağına basit gelse de, flamengo rifflerinin elektrogitarda apayrı bir hava verdiğini fark eder ve grubun “tuhaflığı” daha ilk başta, müzikal kombinasyonun aslında birbirinden tamamen zıt olmasıyla başlayan ve ilerledikçe daha da tuhaf olmaya meyilli bir kariyerinin açılan kapısıyla kibrit yanar.

Ancak grubun şarkıya ihtiyacı vardır. Robby Krieger, uzun zamandır üzerinde durduğu bir parçayı acoustic gitarla söyler. Parça grup elemanları tarafından hemen beğenilir. Ancak parça, yeterli dikkati ve gücü henüz kazanamamıştır. Ray Manzarek, organ piyanosuyla uğraşır, biraz kaybolur, sonra tekrar geri gelir. Jim Morrison, Krieger’ın yazdığı sözleri farklı bir formatta söyler, Densmore, araya sıkıştırdığı davul ataklarıyla destek verir. Ama bu da yetmez. En sonunda, Ray Manzarek, “Nereden ve nasıl geldiğini bilmeden!” diyerek açıkladığı asıl melodiyi parçanın açılış kısmına yapıştırıverir: “Light My Fire”

Sunset Strip mekânına 66’da başlarında çıkarlar ve Light My Fire parçası çok tutulur. Morrison’ın içindeki küçük ve utangaç çocuğun sahneye bakamayışı devam eder, bir anlığın ışığı, şaşkın gözlerle kalakalmış genç çocuklar ve kızlar, barmenin kalkan kafası ve başlayan tuhaf bir sirk gösterisi; sadece birkaç blok ötede duran Whisky A Go Go kulübünün seneler sonra düzenli olarak “The Doors Night” düzenlemesi bir kenara, 66’ Mayısında verecekleri konsere gelmeyen Jim Morrison’ı bir motelde asitliyken bulan Ray Manzarek, çok sonraları şunları söyleyecektir: “Hayatımızın en iyi konseri olacağını o an anlamıştım.”

Gerçekten oldu mu? Yoksa başka bir şey mi vardı? Jim sahneye LSD almış şekilde çıkar. “The End” parçasını ister ve grup elemanları şarkının asıl formatını bir süreliğine çalar. Fakat parça fark edilmeden uzamaya başlar ve Morrison sözleri değiştirir. Grupta kimse nereye gittiğini bilmez ama parçaya sadık kalarak çalmaya devam ederler. “The killer awoke before dawn / He put his boots on / He took a face from the ancient gallery and he walked down the hall / And he came to a door / And he looked inside… Ve belki de günün anlam ve özetini arkalardan atılan şuh bir orospu kahkahasıyla açıklayan Whisky A Go Go mekânı, tıpkı Morrison’ın bu tuhaf dünyada şahit ettiği gibi, herkes, bir anlamda, bir şekilde, bu çocuğun ağzından çıkanlara hayret ederek, belki de güçsüzleşen tabunun tam ve tam kırılmasına ortak olmuştur. Mekânın sahibi grubu kovar, go go kızları şaşkındır, seyircilerse, sadece susmaktadır.

The Doors’un kariyerini kronolojik olayların sırasına dizip makaleye devam etmek, bu noktadan sonra ne kadar kolay bir şey olur bilinmez ama hikâyenin biraz öteki tarafına bakmak, hem bana, hem okuyucuya daha zevkli gelecektir. Çünkü bir noktadan sonra, The Doors ve Jim Morrison, anlaşılması zor ve komik bir dönemin içine girecektir.

The Doors / I Looked at You (1966)


Jim Morrison’ı özel yapan şey neydi ki? Seksi miydi? Tahrik edici miydi? Sözleri ve duruşu, saçları ve giyimi, sesi ve hareketleri, gülüşü ve kırgınlığı; tehlikeli ve kaçınılması gereken bir fanatikliğin buyurduğu tapınmanın kökleri nerede yatıyordu? Çok uzun sürmedi, seyirci, bu “iyi görünen ve daha önemlisi, seyirciyle oyun oynamayı çok seven” müzisyenin arkasında saklanan maskülen ve hayvani kişiliği anında fark etti. Madem başlatılmıştı böyle bir tören, kusursuz ve olabildiğince aykırı olmalıydı.



Jim Morrison müziğe karşı erotik bir tavır sergiliyordu, sahne performansı açısından dramatik ve oyunsal bir şölen sunup, en önemlisi, dönemin çoğu müzisyenine zıt, aslında söyleyecek önemli bir şeyi hiç mi hiç yoktu. Los Angeles çıkışlı bir grupsanız, söyleyecek çok önemli şeyleriniz olmalıydı, ya da Jim Morrison gibi bir müzisyene güvenip, grubun imajını anında “tek” bir özneye indirgeyip kuşağı eğlendirecektiniz. Eğlence ve literatür hiçbir zaman bu kadar yan yana durmamıştı.

İlk albüm beş gün içinde çıkar ve açılış parçası “Break On Through” seçilir. John Densmore’un aşırı ritmik jazz ve blues açılışı, Krieger’ın rifflere direk yüklenmesi, Morrison’ın aşırı maskülen sesi ve Ray Manzarek’in piyano orgu; iki buçuk dakikada, uzatmadan, iddialı ve zararlı, üstüne sinen kızgınlığın öbür ucunda yatan eğlencenin tehlikeli tarafına götüren, tahrik edici, teslim olmaya zorlayan ve ne olursa olsun, sirkin görünmeyen tarafıyla sevişmeye aç, genç ve henüz hazır olmayan bir âlemin zorlayıcı parçası. Sonucu ne kadar ağır olacaktı? The Doors, acaba araladığı kapının ötesinde “hazır ol” durumunda yatan kuşağın ne kadar fanatik olabileceğini bilebilir miydi?

The Doors / Break On Through (1966)


“Soul Kitchen”, Ray Manzarek’in kısa sürede benimsettiği piyano orgun baskın tarafıyla yaşamaya muhtaç bir genç müzisyen. “Light My Fire”, biraz dans etmeye devam edin, henüz yeni yeni yanan kibritin ateşiyle yaktığınız sigaranın çıkardığı mahrem harita ve geldiğiniz son nokta. Biraz daha yerinizden oynayın, “Back Door Man”, çekilin kenardan, bu kızgınlık, bu saçma tören, bu teslimiyet, bu gürültü: Pat pat pat, atılan maytaplar, sıcaklığına kavuşan Sunset rüyası, Jim Morrison’ın posterleri…

The Doors / Soul Kitchen (1966)


İkinci kısım, dördüncü parça “Take It As It Comes”, gene Manzarek’in Morrison’la çok iyi yaptığını düşündüğüm piyano org kombinasyonu, enerjik ve teslimiyetçi bir tavırla dinleyiciyi de yanına alan, albümün gizli kahramanı.

The Doors / Take It As It Comes (1966)


Kim bilebilirdi ki, cereyanına âşık kapıların açılacağını.
“Beautiful friend,”
“The End.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme