6 Haziran 2010 Pazar

We Got More Soul – The Ultimate Broadway Funk



Onları ilk kez, birkaç ay önce Çukurcuma’da ziyaret ettiğim plakçıda duymuştum. Albüm o kadar güzeldi ki, dükkânda kalabilmek için çaktırmadan reyonlara bakmaya devam ediyor, sonrasında kendimi 90’lar reyonunda bularak keskin bir U çizgisiyle tekrar 50’lilere dönüyordum. Bitmez tükenmez bir Michael Jackson muhabbetini bölmek için her türlü öksürüğü, aksırığı ve saçmalığı yapmaya kararlıydım. Plak dönüyor, dönüyor ve hafif bir cızırtıdan sonra tekrar aynı sözleri söylüyordu: “Listen, Alabama / Jump back / They’re doing it / Lookie here / In Detroit, get back”

Dükkânda herkesin, hafiften bükülen dudakların arasından aynı şarkıyı söylediğini, hatta ezberlediğini anlamak zor değildi. Ama nedense, herkes bir şekilde 60’lar reyonunun önünde toplanarak bir asker duruşu edasıyla kasadakilere bakıyordu. Durum belliydi: Kasadaki muhabbet biter bitmez, beş kişi (ben dâhil) “Bu albüm ne kadara?” deyip albümü kucaklama peşindeydi. İlk soran şanslı olacaktı. Ya da parası yeten birine. Zira dört kişinin bir saliselik dalgınlığından sıyrılarak ilk soran ben oldum ve “ortada bulunan ama konuşulmayan gerginliğin” kötü adamı haline geldim. “Seksen beş” dedi kasa ve o an, bu beş kişilik yarışmadan elendiğimi anladım. O kadar param yoktu. Benimle beraber iki kişi de sanki benim hizama geçerek, onların da bu yarışmadan elendiklerini söylüyorlardı. Kalan son iki yarışmacının birinin de, diğerine göre daha hızı hareket etmesiyle acıklı bir kasa fişi sesi geldi ve plak, bir adamın koltukaltında ilerleyerek kapıdan çıktı.


Çok sonraları, grubun Dyke and The Blazers olduğunu öğrendim. Onları ilk defa duymuştum. Eve gelir gelmez albümü leptopuma “indirerek” hikâyenin James Brown’dan sonra Soul müziğin kirli ve yağmurlu bir şehre ulaşmasıyla ilgili olduğunu anladım. Dışarıda çalınan kornaların intikamı ve kenar mahallelerde birbirlerine laf atan siyahîlerin 60’ ortalarına doğru dünyaya gösterdiği bir “baş kaldırış” gibiydi. Bir çırpıda başlayan enerjik ve ritmik parça “Funky Broadway”, albüm hakkında çok fikir veriyordu.



60’ başlarında The O’Jays ile çalan Arlester “Dyke” Christian, maruz kaldığı edilgen ve pasif konumuyla grupta çok tutunamayacağını gösterir gibiydi. Zira grubun maddi sıkıntısı nedeniyle deyim yerindeyse kıçından vurulup kapı önüne konulan “Dyke”, kendini birkaç saatlik tren yolculuğundan sonra Phoenix’te bulur ve işler çok çabuk gelişir: Aynı günün gecesinde gittiği barda “Blazers” isimli grubu dinler, çok beğenir ve konser sonrasında beraber çalmaları gerektiğini önerir. Onay gelir ve o gece Dyke and The Blazers, biraz yağmurlu, biraz pis, biraz sarhoş, biraz da şehrin kirinden sıkılmış siyahîlerin bir “arka ghetto”da başlattığı heyecanla şekillenir. Kollar sıvanır, stüdyolara gidilir ve toplam on dört dakikalık iki parçayla “Funky Broadway” parçası piyasalara tam hız girerek insanlara funk müziğini tanıştırır.

Dyke and The Blazers’ın başarısız bir James Brown kopyası olduğunu söyleyenler de var. Zira onları soul müziğin efendisine benzetmek yanlış bir şey olmaz; ama daha ötesinde, grubun funk öğesini soul müziğine nazaran hem daha ön planda tutmaları ve aynı zamanda bir tür kombinasyon başarmaları, dönemsel olarak düşündüğümüzde, onları bir “başlangıcın” değil, büyük metropollerin kenar mahallelerinde yaşayan siyahilerin “bu piyasada biz de varız, hem de en iyisinden” dedirten bir hatırlatma olarak görmeliyiz.

Zira albümün “hit” parçası We Got More Soul, bahsettiğim bu hatırlatmanın en etkin, ritmik ve enerjik parçasıdır. Parça bir hışımda başlar ve sizi funk müziğin fark edilmeyen dünyasında dolaştırır: We got Ray Charles / Doin’ his thing / We got James Brown / Doin’ his thing too / We got more soul / We got more soul…


Runaway People parçası, 60' ortalarında piyasayı funk müzikle etki eden nadir parçalardan bir tanesiydi.

Durumu biraz da ilginç yapan şey, Dyke and The Blazers’ın çaktırmadan kendi cemaatini bir araya toplamasıydı. Marthin Luther “I have a dream!” demeye devam etsin, hemen birkaç arka sokağın kuytu barında “We got more soul” diyen bir başka törenin daha etkin ve inandırıcı dansı vardı. Siyahî kesimi bir liderlik vasfına sokmadan, sadece hatırlatmalarla başlayıp, deli bir dansın sonuna kadar götüren grubun hikâyesidir. Billy Stewart’ın DATB için dediği şey belki de her şeyi özetliyordu: “They preached to the people who went and listened to this kind of a record on a juke box in a sweaty juke joint in the wrong part of the town.”

DATB’in genelde The Watts 103rd Street Band elemanları ile çalması, hikâyeyi sadece daha güzel yapan bir ayrıntıdır.

Kafası son derece güzel ve yükseklerdeyken, 1971’de Broadway’in bir türlü uyuyamadığı ve tek şahidi bir yanıp bir sönen neon lambalarının olduğu yağmurlu bir gece yarısında, kafasından vurularak öldürülen Dyke Christian ile hikâye sona erer.

Fötr şapkalı gölge adamlar yağmurun arasından kayboladursun, geriye kalan bir ton şarkının gücü James Brown’dan sonra Soul dünyasına Funk müzikle giriş yapmış belki de tek ve en etkin grubun mirasını bırakmıştır bize.

Dinleyin, dinlettirin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme