1 Haziran 2010 Salı

Highway 61 Revisited



Bob Dylan hakkında yazmanın en kolay tarafı, belirli bir tanım çerçevesi dışında vakit geçirebilmenizdir. Müziğini, sözlerini ve basına karşı duruşunu ele alırken, onu kalıp betimlemeler ve tanımlarla anlatamayacağımız aşikâr bir durumdur. Belki de bu kolay görünen şeyi aslında daha zor yapabilir, bir müzisyenin çetrefilli ve karışık hayatının içinde boğuşurken, net cevaplara ve nedenlere başvurmak isteyebilirsiniz. Ama gene, durumu güzel yapan da bir nedenin olmaması, en basitçe, ne olduysa, onun öyle olmasını istemesidir.

65’ senesinin Bob Dylan için bir kırılma noktası olduğunu belirtmiştik. Newport Folk Festival’ine 62’den beri katılıp acoustic gitarıyla deyim yerindeyse “folk müzik kesimi” için çaldığını ve ardından yükselen koca bir fanatiklikten tırstığını ve bunu “istemediğini” biliyoruz. 63’te Marthin Luther King’in konuşmasına Joan Baez ile katılan ve ardından turnelere çıkmaları, bir tür “dünyayı daha iyi bir yere getirme” anlayışı içerisinde kafalara kazınması yanlış bir şeydi. 65’e kadar Dylan’ı bir şekilde Joan Baez ile yan yana hayal eden folk kesimin aniden gerçekleşen bir “dönüşümü” kaldırmaları zor oldu. Çünkü folk müzik dinleyenler, henüz belirli bir olgunluğa oturmamış Rock & Roll müziğini bir tür “piyasa müziği” olarak algılamaktaydı. Ve Bob Dylan gibi kısa zamanda bir sembol konumuna sokulmuş müzisyenin bu kategoriye girdiğini düşünmeleri, ondan nefret etmeleri için yeterli bir sebepti.

Zira bu nefret 66’da çıktığı turnede kendisini hep takip etti. Londra’da verdiği konserde seyircilerin “Judas!” diye hitap etmesi, şarkı aralarında yuhalamaları ve “Gerçek Bob’u istiyoruz” diye ritim tutmaları bir süre sonra üzerinde durulmayan bir şey olarak kaldı. Gerçek Bob kimdi ki gerçekten? Dylan’ın rahatsız olduğu durum, genç yaşta yazdığı sözlerle kendisinin “bir kuşağın sözcüsü” durumuna sokulmasıydı. Öyle bir amacı yoktu, hiçbir zaman da olmadı; evet, yazdığı parçalar protest şarkılarıydı, ama bunun politik bir amacı yoktu. Dylan’ın protest şarkıları politik olarak algılanmamalıydı, daha ötesinde, hayata karşı atılan bir çığlık, kimliksiz bir “birey” olarak her şeyin farkında olan ve bunu olabildiğince ifade edebilmekti. Onun ötesine gidilemeyeceği gibi, parçalarındaki vurdumduymazlığı ve evrenselliği politikayla kısırlaştırmak, belki de dönemin içinde bulunan muğlâk havayla açıklanabilirdi.

Bob Dylan’a karşı duyulan fanatiklik ve beklentiler kendisinin daha da vurdumduymaz olmasına sebep oluyordu. Serçe parmağına dokunmak isteyen bir hayran, gözlüğünün kenarını ağzına sokmasını isteyen bir gazeteci, gayet naif ve bir nedeni olmayan albüm kapaklarının kenarından bile bir anlam çıkarıp “Neden, neden, neden?” diye soru yağmuruna tutulup ağzından ishal bir basınla uğraşmak, en sonunda, Dylan’ın Joan Baez ile turnesine son verip kendi yoluna gitmesine neden olmuştur.

Durumu başka bir dile tercüme edecek olursak, Bob Dylan bir cemaatin, topluluğun veya grubun bireyi olmak istemedi. Amerika’da olup bitenlere herkesten çok farkındalığı vardı ve hikâyenin ne boyuta gireceğini de görüyordu. Önce JFK’nin öldürülmesi, akabinde Oswald’ın suikasta uğraması, insan hakları çerçevesinde siyahlara karşı yapılan ayrımcılığın bedelinin ağır olması ve Vietnam Savaşı’nda olan bitenlerin basına düşerek yakılan köylerin yayına sokulması… Bütün bu olaylar zincirini önceden görmesi onu bir “ilah” kimliğine oturtulması için yeterliydi. Ama değindiğim gibi, o ne bir ilah, ne bir sembol. Herkes gibi, çevresinde olup bitenleri “görüyordu”, ama bir şeyleri değiştirmek için bir gayreti olmayan, yetenekli, genç ve çalışkan bir müzisyendi.

Folk kesiminin Bob Dylan’ı bir hain olarak görmesi, onun salt acoustic gitardan elektrogitara geçmesiyle açıklanamazdı. Yazdığı sözlerin “vurucu” ve “damardan” olması, bu kesimin aşk-nefret ilişkisini sorgulamasıyla baş edememesi olarak devam etti. Bu kabullenemeyiş, dönemin (her zamanki gibi) yeni bir şeye alışık olmamasından veya Dylan’ı Rock & Roll’un “kirli ellerinde” görmek istememelerinden doğan bir ihanet söz konusuydu.

Folk müzik anlayıştı, barıştı, sakinlikti. Şeytan olan, Rock müzikti. Dylan yoluna devam etti. Şeytanı istedi.

Ve 1965 yazında çıkardığı altıncı stüdyo albümü Highway 61 Revisited, Bob Dylan’ın ilk defa bir grupla “tam kadro elektrik müzik” çalarak seyirciyi iyice sinir etmesiyle devam eder. Paul Butterfield Blues Band gitaristi Michael Bloomfield ile kolları sıvayıp yanlarına Al Kooper’ı da almaları, her şeyi daha güzel yapıyordu. Piyano org ile alakası olmayan Al Kooper’ın deneme amaçlı çalmaya başlaması, Dylan’ın önceki hafta resmen kâğıda “yirmi sayfa kelime kusmasıyla” kabaran bir patlayışın meyvesi çok tatlı olur: Albümün ilk parçası “Like A Rolling Stone”, uzun lafın kısası, “How Does It Feel?” demesiyle, sanki hem folk kesimini daha da sinirlendiren, ama işin komiği, parçayı dinlemeden de edemeyen bir ikilemin parçası haline gelir. Hem Kerouac’ın evden uzakta, bilinmeyen bir yere ilerleyen ve bir Amerika ütopyası arayan, hem de “elektrik müziğin” tahrik edici yoluna sokan ve her şeyden öte, sözlerindeki “vurucu” ifadelerin yüksek sesle söylenmesi, Bob Dylan’ın Joan Baez ile geçirdiği “cici” dönemin çoktan bittiğine işaret eder.

Dylan’ın sürreal betimlemeleri artar. 71’de yayımlanan “Tarantula” kitabında görüldüğü gibi, nesneleri ve kavramları birbirine sokar, “the sun’s not yellow, it’s chicken” ifadesi, albümün ikinci parçası “Tombstone Blues”ta fark edilir. Blues ve folk öğeleri hep vardır, olmaya da devam edecektir, ama elektrogitarın tahrik edici havasıyla.

Albümün dördüncü parçası “From a Buick 6”, gene blues ağırlıklı, Dylan’ın ilk albümlerinde görülen ve halk arasında “diyecek çok şeyi olan” bir parçadır. Tabii ki sözlerin parçanın hızına göre belirli bir formata sokulması, Dylan’ın hızlı akan temposunun ara sıra kesilmesine sebep olmuştur.

Mr. Jones’un kim olduğunu merak edenler varsa bir gün bana da söylesinler; tek bildiğim şey pantolon askısını her gün takmayı ihmal etmez, gömleğindeki düğmelerini teker teker ilikler ve 60’ kuşağının müzisyenlerini soğuk bir Bailey’s içerek eleştirmeye devam eder. Ama bildiğiniz gibi, bir düğmeyi yanlış iliklerseniz diğerleri de yanlış iliklenmiş olur. Dylan odaya girer ve düğmelerini teker teker açarak Mr. Jones’un biraz çıplak takılmasını önerir. “Ballad Of A Thin Man”, lezzeti doyum olmaz bir kelime haznesidir.

Albümdeki favori parçam, ikinci kısım, ikinci parça “Higway 61 Revisited”, toplam beş kıtadan oluşan ve her kıtada bir insanın yolda geçirdiği bir sorununa değinen parça olarak bilinir. Parçanın samimi olması tabii ki sözlerinde yatar, ama daha ötesinde, hayalimde hep beş adamın aynı arabada giderek aralarında sarhoş muhabbeti ettiklerini düşünürüm. Parça boyunca davulun sabit bir şekilde aynı ritimde kalması ve bass gitarın Harvey Brooks ile sevişmesi, sonuç olarak dinleyiciye bir kulak sporu sunmasına neden olur.

66’ yazında Bob Dylan’a “JUDAS” diyen ve seneler sonra “JESUS BOB” gömleği giyen ve bugün ise sesindeki formatın değiştiğini eleştirenler: Bob Dylan’ın hızına yetişmek maalesef zordur. O yüzden tek önerim, bir neden aramamak. Çünkü günün sonunda gene, bir şekilde, herkes, kendini Bob Dylan dinlerken bulacak. Ve bu çok güzel bir şey.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme