2 Haziran 2010 Çarşamba

Blonde on Blonde



1966 senesinde garage grupların yavaş yavaş psychedelic türüne yönelmesi, Bob Dylan hayranlarının aralarında gruplaşmasına neden olarak ortaya ilginç bir tablo çıkaracaktır: Dylan’ın 65’te elektrik müziğe yaptığı geçiş, bir anlamda, dönemin “yan gruplarının” sağladığı bir imkân ve cesaret miydi, yoksa tam tersi miydi? Yıllardır tartışılsa da, Dylan’ın acoustic gitarını arka sahnede bırakıp sahneye elektrogitarıyla çıkması, karşılıklı bir ilhamın ürünüdür. Bir akımın içinde olmanın güzelliği de burada başlıyor; Bob Dylan folk kesiminin vazgeçilmez mensubu olarak görülebilirdi, ama üretkenliğin ve merakın sonu olmadığı gibi, folk türünü farklı türlerle birleştirmesi, onun belki de müzisyenliğinde yatan dehasını kanıtlamıştır.

Kolay değil, 60’ başlarında hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadığınız bir müzisyenin kasabanıza gelip söylemek istediğiniz şeyleri en etkin şekilde ifade etmesi ve ardından tıpkı bir hayalet gibi, gecenin bir vaktinde ayrılarak kendisine karşı yoğun bir merak duymanız, bu acıklı ve karmaşık yolculuğun sadece başlangıcını oluşturacaktı. Ardından albümler çıkacaktı ve duyduğunuz merak, yerini büyük bir hayal gücü ve aşka bırakacaktı. Joan Baez ile Amerika’yı dolaştığına şahit olacak ve “belki” de bu zamana kadar içinizde kalan bir umudun ilk defa pratik hayata geçtiğini görerek kendinizi hiç ummadığınız yerlerde bulacaktınız. Kafalar karışacaktı, evlerden ayrılanacaktı, karavanlarda sevişilecekti ve sabah uyandığınızda akşam Bob Dylan’ı dinlemeye gideceğinizi bilerek Amerika hakkında daha önce söylemediğiniz şeyleri söyleyerek bir günahın vazgeçilmez kahramanı olacaktınız. Ailenize ve hükümete karşı duyduğunuz garezin sevimli tomurcukları Dylan’ın sözlerinde hayat bulacak, hayatınızın birdenbire bir Jefferson Airplane şarkısına dönüştüğünü görecektiniz: Today you’ll make me say that I somehow have changed…

Ama mesele değişimse, bu değişimin acıklı ve zor senaryosunun başrolünde dinleyici vardı. Sözler gene aynıydı, Bob yine aynı Bob’du, ama dinleyicinin bunu görmek istememesi en doğal şeydi. Yapılan eleştirilerin acımasız ve inandırıcı olmaması, “Like A Rolling Stone” parçasına duyulan çift taraflı eleştirilerde belli oluyordu. 66’ senesi boyunca, konserlerde Dylan’ı yuhalayıp “Like A Rolling Stone” parçasını ne hikmetse gık çıkarmadan dinlemek, kafası iyice karışmış ve hiçbir suçu olmayan bir kuşağın “haklı” protestosudur.


Londra, 1966. Bob Dylan sahneye çıkıyor. Seyircinin "Traitor!" "Judas!" demesine pek de aldırış etmiyor. "Play it fucking loud!" dedikten sonra konsere Like A Rolling Stone parçasıyla başlıyor.

Değişim güzel bir şeydir ama sonuçları bazen zor olabilir. Mesele onu neden eleştirdiğimizdir.

Bu açıdan, Bob Dylan’ın yedinci albümü Blonde on Blonde, bir “piyasa albümü” olarak görülse de, sanırım doğru eleştiriyi seneler sonra yapmak daha kolay. Garage veya psychedelic türleriyle piyasaya giren müzisyenlerin böyle bir lakabı almamaları, dinleyicinin karşısına en baştan aynı türle çıkıp aynı türle devam etmeleridir. Bob Dylan’ın sergilediği cesaret, sadece değiştirdiği tür değil, Amerika’ya karşı “kimliksiz” biri olarak çıkmanın özgürlüğünde yatmaktaydı. Bu özgürlük ona serbest bir alan sağladı ve bir anlamda müzisyenlerin aslında aynı kalabileceğini, değişenin müzik değil, daha ötesinde, müziğin sadece bir “araç” olduğunu anlatmaya çalışarak her şeyi denemenin kimseye bir zarar vermediğini gösterdi.

Londra 1966'da verilen konserden bir kare. Dylan sonradan "This is not British music, it's American music!" diyecektir.

Bu yüzden Blonde on Blonde, herkesin başucunda bulundurması gereken albümlerden biridir. Zira albümün birinci kısmı, açılış parçası “Rainy Day Women”, bahsetmiş olduğum değişimin en etkin ve kanıtlayıcı şarkısıdır. Ne folk, ne Rock & Roll, bir sirkin alışılmadık orkestrasına benzetilen havası, “everybody must get stoned” sözleriyle dinleyiciyi sanki Dylan’ın “serbest ve tuhaf dünyasına” götürür. Parçanın radyolarda yasaklanması ise, senaryonun sadece küçük bir ayrıntısı olarak kalacaktır.

Üçüncü parça “Visions Of Johanna”, belki de Bob Dylan hakkında yazmanın en zevkli kısmını oluşturan parçadır. Çoğu müzik eleştirmenlerinin vazgeçilmez merakı “ne hakkında” konusunu bir kenara atıp, parçanın ilk albümlerini hatırlatması bakımından ilginçtir. Parça salt acoustic gitarla çalınsaydı aynı havayı verir miydi bilinmez ama Dylan’ın The Band ile olan uyumu yavaş yavaş şekillenerek uzun bir yolculuğun kapısını aralatmıştır.

İkinci kısım, ikinci parça “Stuck Inside of Mobile with the Memphis Blues Again”, bir önceki yazımda bahsettiğim “söz-müzik” korelasyonu bakımından Dylan’ın epey bir sıkıntı yaşadığı ama bir şekilde doğru yerlere oturtarak albümün vazgeçilmez parçaları arasına girmesine olanak sağlamıştır. Hızlı giden tempoya sözlerini oturtabilmesi, Dylan’ın kısa zamanda bir grup ile çalmakla öğrenebileceği bir yetenek olarak görülebilir.

İkinci kısım, dördüncü parça “Just Like a Woman”, Dylan’ın söyleyiş tarzında hissedilen “alaycı” tonla başlar ve halen çeşitli yazarların bir tür “kadın düşmanlığından” bahsettiğini yazar. Sözler gene baskındır ve dikkatlerin buna yönelmesi doğal bir şeydir. Sanıldığı kadar “romantik” bir havada söylenmesi kanımca gülünç bir şeydir.

Albümdeki favori parçam, üçüncü kısım, birinci parça “Most Likely You Go Your Way (And I’ll Go Mine)” esnek ve bluesy havasıyla Dylan’ın parçalarında çok da rastlamadığımız tuhaf bir “groovy” havası estirir. Söyleyiş tarzı gene aynıdır ama The Band ile çalışmanın lezzetli meyveleri dinleyiciye ulaşır ve albümün vazgeçilmezleri arasına ismini yazdırtır. Birbirine âşık olan iki insan vardır, ama durumları deyim yerindeyse “müsait değildir” ve gene, aslında acıklı görünen bir durum farklı bir havaya sokulmuştur.

Üçüncü kısım, üçüncü parça “Absolutely Sweet Marie”, gene alışık olmadığımız bir piyano orgun sağladığı “groovy” havasına bırakır. Temposu hızlıdır, sabit bir ilerlemeyle akıllara Beat tarzını getirir.

Blonde on Blonde, belki de Dylan’ın kariyerindeki en “özgür bölgenin” en uç noktasıdır. Sadece bir sene önce değiştirdiği tarzını eleştirenlere kocaman bir orta parmak çıkarıp albümünü çeşitli korelasyonlarla donatması ve dinleyiciye bir tür “tehditkar davet” yollaması akıllara şu soruyu sordurtuyor: Seneler sonra Bob Dylan’ın kariyerini yazacak olursak, hangisi daha baskın çıkar? Blonde on Blonde albümü mü, yoksa geçirdiği motosiklet kazası mı?

Bob Dylan bu albümden sonra sekiz sene boyunca konser vermemiştir.
Anlayan anlamıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme