28 Mayıs 2010 Cuma

Bringing It All Back Home



Bir kuşağı “yanlışlıkla” uykusundan uyandırmanın bedeli iki taraflı ilerliyordu: Bir kısım, enselerini kaşıyarak bu veletten bir an önce kurtulmanın planlarını yaparken, öteki bir kısım kendisini tanrılaştırarak her konuda bir açıklama bekliyordu. 64’te Woodstock’a gidip deyim yerindeyse biraz “kafa dinlemek” isteyen Dylan, bir yandan da beşinci stüdyo albümünü hazırlamak niyetine eve kapanır. Sadece üç sene içinde beş albüm çıkarmak, insanların alışık olmadığı bir nosyonda sözler yazmak ve basın mensuplarına “Peki siz ne düşünüyorsunuz?” deyip müzisyenlerin aslında o kadar da tanrısallaştırılmaması gerektiğini söyleten Dylan, hala genç biri olarak büyük bir şehirle çatışmanın sıkıntısını çeker.

Durumu her ne kadar mizahileştirsek bile, 1965 senesi Bob Dylan için belki de en zor senelerin başlangıcıdır. Biberin acısını ağzında hissetmeyen, tavada sonuna kadar getirdiği ateşle milyonlarca karıncayı kızartan ve arkasına aldığı şehirle dalga geçmeye başlayan Bob Dylan, müzik kariyerindeki en etkin kırılmanın eşiğindedir. Değindiğimiz gibi, folk müzikle açılan bir anlayışın kapısı, yerini kısa zamanda büyük beklentilere bırakmıştır. Gündeme düşen haberlere bir şekilde Dylan’ın ucundan eklenmesi, “zamanında” etmiş olduğu bir açıklamayı aylar sonra başka bir habere nakledilmesi ve basının kafasında kurmuş olduğu bambaşka bir “Bob Dylan kimliği” yaratılmak istenmesi, belki de meselenin Dylan değil, daha başka bir yerlerde, bir müzisyenin başlattığı akımla mücadele etmesidir.

Makale şimdiden karışık bir hal aldı ve çıkış yolunu bulamıyor olmam da şaşırtmadı. Çünkü Bob Dylan’ı yazacaksanız, belirli bir noktadan sonra müzik kariyerindeki gidişatının nedenlerini bulamayız, neden ve niçin soruları kendini başka bir renge bırakacaktır ve diyebileceğimiz tek şey onun böyle istemiş olmasıdır.

25 Temmuz, 1965 Newport Folk Festival. Sahneye Paul Butterfield Blues Band ile çıkması ilk dakikada tepki çeker ve kimse buna bir anlam veremez. Küçük uğutular başlar. Dylan seyirciye göz ucuyla bakar, hiç bekletmeden konserine başlar ve sadece birkaç dakika sonra seyirciden yüksek ıslıklamalar ve yuhalamalar yükselir. Bob Dylan, kendisini dünyaya tanıttığı folk müzikten vazgeçmiş ve elektrogitara yönelerek müzik dünyasında bir ilke imza atmıştır. Ama bu sadece 2010 yılında yaşayan ve Bob Dylan dinleyen genç bir çocuğun yazdıklarıdır. Kendisini bir tür “aldatılmış, yarı yolda bırakılmış” hisseden koca bir kitlenin o zamanlar ve belki de o anda ne hissettiğine dair sadece fikir yürütebiliriz.

Bu fikirlerin başında Dylan’ın folk kesimini bir anlamda temsil etmesiydi. Bu fikir ne kadar doğru bilinmez; 60’ başlarında etkin olan tarım hayatının “özel hayatı” konuşulmaya başlansa da, Bob Dylan sadece binlerce müzisyenden bir tanesiydi ama sözler ağızdan çıkmıştı bir kere. Omzuna yüklendiği sorumluluklar daha başından kaşındırmıştı ensesini, seneler geçtikçe bu kaşıntı dayanılmaz bir hale gelmiş, bütün bu duygusallığın ve “dünyayı daha iyi bir yere getirme” saçmalığından bunalarak elektrogitarların yüzdüğü tehlikeli denize uzun bir yamaçtan atlayarak alnına koca bir JUDAS lakabı taktırmıştır.

İnsanlar sizi nasıl tanıdıysa öyle tanımaya devam etmek istemeleri belki de müzik yazarlarının ağzında sakız olmuş en bilindik tespitidir. Ve bir anlamda, doğrudur. Bir müzisyene karşı beslediğiniz yoğun tutku ve bağımlılığın altında koca bir faşizm yatar, aşk-nefret ilişkisinin belki de en gözle görülür halidir. Pratik hayata indirgenmiş küresel ve özel durumlar karşısında kitlelerin korkutucu bir bağımlılık sergilediklerini, sıvazlanan sırtlardan sonra kapı aralarında düşen maskelerin hiç de “sevimli” gözükmediklerini, seslendiğiniz kesimden aldığınız motivasyonun bir gün konserinizde “hain” diye bağırması karşısında yapabileceğiniz pek de bir şey yoktur. Sahneye çıkıp sabırla çalmaya devam edecek ve bir gün o kitlenin sizi bu şekilde kabul edeceğini umarak hayatın güzel bir yere doğru gittiğini söylemeye devam edeceksiniz.

Bu inandırıcı bir şey mi? Rock dedikleri şey böyle bir şey mi?

Kimse kimseyi kandırmasın, Bob Dylan hiçbir zaman dünyayı daha iyi bir yere getirme gibi bir amaç edinmemiştir, iyi ki de edinmemiş. Buna inanmadığı gibi, bir tür vakit kaybı olduğunu da belirterek kendisinin tıpkı toplumlar gibi değişim halinde olduğunu, insanların böyle bir şeye soyunacağına kendilerini soyup sevişmelerini önermiştir. Geleneksel kesimle “modern” kesimin çatışması ağır bir hale gelmiştir: Kariyerinin başında bir taşla iki kuş vurarak bunun en lezzetli meyvelerini yemiş olan Dylan, artık çeşitli kuşak, kimlik ve dillerin nasıl bir Bob Dylan seyredeceğine karar vermek zorundadır.

Albümün birinci kısmı, ilk parçası “Subterranean Homesick Blues” belki de sirkin “artık böyle” devam edeceğini söyleyen, ilk şarkılarına nazaran daha kısa süren ve söyleyeceği bir sürü şey olan ama her zamanki gibi, herkesin bir şekilde insanları dinlemekten önce yapacakları daha önemli işleri olduğu için, hepimizin bu girdapta acele etmemiz gerektiğini vurgular. Klipinde bunu daha iyi anlarız: Şarkıda söylenecek kelimeleri kartonlara yazdıran Dylan, “söyle, yere at ve devam et” idealini olabildiğince en açık şekilde belirtmeye çalışmış ve bir anlamda ellilerin Beat kuşağına gönderme yaparak bunun ancak evden uzakta, bilinmeyen bir Amerika’nın karanlık tarafında, yolda olmakla ilgili olduğunu söylemiştir. İkameti arabada, ev olmayan her yer evdir.

Albümün üçüncü parçası “Maggie’s Farm”, yine geleneksel tarım hayatına elektrogitar unsurunu işin içine katarak kitlenin kafasını iyice karıştıran bir parçadır. Değindiğimiz gibi, modern ve geleneksel kesimin çatışmasıdır söz konusu.

Albümdeki favori parçam, altıncı şarkı “On The Road Again”, kuşkusuz 60’ ortalarında kabaran ve bir bir renk değiştiren tabuların yıkılmasına yönelik bir çığlığın en etkin parçasıdır. Dylan’ın sesini yüksekte tutması ve kelimeleri ona rağmen teker teker çıkarabilmesi büyük bir yeteneğin sadece bir tane göstergesidir.

Onuncu parça “It’s Allright Ma (I’m Only Bleeding)”, Bob Dylan’ın söz-müzik ilişkisi bağlamında kapasitesini zorlayan, ilk defa konserinde söyledikten sonra seyirciye yöneltilen sorularda cevap olarak “Kafamız karışık, eve gitmemiz lazım” dedirten ve bir daha kendisinden bu denli “yoğun” bir parça bulamadığımız şarkıdır. Arkanıza yaslanın, parçayı dinleyin.

Zor bir makalenin çıkış yolunu nerede bulalım? Acoustic gitar bizlerin bu albümü kınamadığımız sürece “hainliğe ortaklık yapacağımızı” söyleyecektir. Elektrogitar ise, belki de biraz yorgun bir halde, sadece bir sene sonra Jim Morrison’ın Whisky A Go-Go’da söylediği “The End” parçasını hatırlatarak işlerin biraz da böyle yürüdüğünü söyleyecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme