23 Mayıs 2010 Pazar

The Times They Are A-Changin'



Her ne kadar içinizdeki çocuğa tutunsanız bile, karşınızdaki palyaçonun gülümsemesi yerini acıklı bir itirafa bırakacaktır. Olgunluğa giden yol zor ve çetrefillidir, yalnız ve heveslisiniz, şehre attığınız adımların gerisinde kalan hayallerin ne kadarı gerçekleşmiştir? Tanıştığınız insanlar, söylenen sözler, kurulan hayaller, uyku ile uyanıklık arasında yazılan sözler ve verilen tonlarca söz: Genç olmanın bedeli belki de bu kadar ağır olmamalıydı. The Times They Are a-Changin’, Bob Dylan’ın 63’ yazında kaydetmeye başladığı üçüncü albümdür ve tepedeki bulutlar daha şimdiden rengini değiştirmeye başlamıştır. Amerika ve hayat, evden uzak bir gencin tanımadığı insanlarla koyulduğu yollarla daha bir tuhaf ve karanlık bir yer almıştır. Genç yaşta edinilen farkındalıklar bir müzisyenin sadık dostu mu olacaktı, yoksa sonu nerede biteceği belli olmayan bir filmin kötü kahramanı mı?

Belki de bir müzisyenin ergenliğinden çıkıp olgunluğa ulaşması büyük bir yalandı. Bob Dylan biraz bunun sıkıntısını çekmiştir; genç yaşta üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmekle başlayan sorun, ilerleyen senelerde haddini aşacaktır. Henüz yirmi iki yaşında biri olarak bilmediğiniz büyük bir kentte açlık, ırkçılık ve sosyal değişimin buyurduğu adaletsizlik üzerinde parçalar yazmak belki de sorun değildi; onun ötesinde, işleri zor yapan, performanslardan sonra yüzlerce muhabirin bu genç çocuğu anlama çabasıdır. Yöneltilen tonlarca soruya, duruşuna, saçına, sözlerine ve hayatına karşı daima net cevaplar veren, ama bir yandan da cevapların içinde beslediği muğlâk havayı koruyan edayla basına çıkan Dylan, belki de parçaları ile cevapları arasında bir tür “yaşam tarzı” sunmuştur 60’ kuşağına.

Albümün sözlerinde görülen “politik ayaklanma” bir kenara, basının ve dinleyicinin Bob Dylan’a karşı duyduğu merakı daha da kabartan durum, salt siyasal yapıyı eleştirmesi değil, işin içine bireylerin özel hayatlarını dâhil etmesi ve bir tür “hepimizin başına gelen olayları ele alarak” değerlendirmesiydi. Başka bir deyişle, dönemin siyasi teşekkülünü ulaşılamayan bir yerde tutarak eleştirmek dinleyici açısından sıkıcı bir durumdur, dinleyicinin politikaya karşı durduğu konum oldu olası kısır ve sınırlı kalmıştır. Belki de Dylan’ı diğer folk müzisyenlerinden ayıran en önemli unsur da burada başlamaktadır: Politikayı ilk defa pratik hayata indirgeyebilen, siyasal yapıyı soyut anlamından kurtararak bireyleri de sirkin içine dâhil edip “aslında politika dediğimiz şey çok da uzakta değil” dedirtmiştir. Ve bunun devamında karşımıza daha da ilginç bir tablo çıkar: Politika ve birey ilişkisini başlatan Dylan, bir anlamda 60’ kuşağının sağ elini havaya kaldırtmış, kâğıt üzerinde kalan farkındalığın pratik hayata geçmesine olanak sağlayarak “ayaklanma” dediğimiz inandırıcı icraatın sözcüsü olmuştur.

Ama istediği bu muydu? Herhangi bir sokaktan çevirdiğiniz vatandaştan çok mu farklı şeyler söylüyordu? Bizim bilmediğimiz bir şeyi mi biliyordu? Dylan’ın kısa zamanda korkutucu derecede gelişen kelime haznesinin hesaplaşmasıdır söz konusu; seçtiği kelimeleri cümlenin “ters” ve “alışılmadık” yerlerine oturtan ve aslında herkesin farkında olduğu olayları farklı bir biçimde anlatmasıyla başlayan bu tedirginlik, kısa zamanda yerini Bob Dylan’a karşı duyulan büyük bir tutku ve meraka bıraktı. İşler çığrından çıkmak üzereydi: Kelimelerin ve anlamların küçük dürtüsü bir kuşağı uykusundan “yanlışlıkla” uyandırmış, Amerikan Rüyasının beslendiği “uyumcu, idealist demokratikleşme” süreci renk değiştirmiştir. Artık sahnelerin ışığı uzun bir süre için sönmeyecek ve 60’ kuşağının manifestosuyla başlayan gösterinin en zorlu senelerine adım atılacaktır.

Bob Dylan, San Francisco 1965. Soruları anlamaya çalışırken.

Oturmamış bir kitle iletişim aracıyla uğraşmak yerine, sahneye çıkıp, kimseyle konuşma derdi olmadan yaşamak ne güzel olurdu. Bürokratlar, kongre üyeleri, bakanlar ve politikacılar üzerine aldıkları sorumluluğun mastürbasyonunu sonuna kadar çekebilirlerdi, ama Bob Dylan âşık bir genç çocuk olarak, müzisyenlerin basınla bazen “sakat” ilişkiler kurabileceklerini yeni yeni anlamaya başlamıştır. Albümün açılış parçası “The Times They Are a-Changing”, içine girilen bu rüyanın değişim halinde olduğunu söylemekten başka ne diyebilirdi ki?

İkinci parça “Ballad of Hollis Brown”, önceki albüm The Freewheelin’ kayıtlarında yazılmış bir parçadır. Blues türünün karanlık tarafıyla uğraşmayı seven Dylan, yazmış olduğu sözleriyle kamuoyu tarafından yakıştırılan “karanlık şarkı” dizisinin bir parçası gibidir.

Bir gencin sıkılmadan sorguladığı basit prosedürün içinde bulunan üçüncü parça “With God on Our Side” gene Amerika’nın iç savaşına işaret eder, mızıkası Dylan’ı doğrular ve emekli subayların aynı akşam bir barda tek başlarına içeceklerini fısıldar.

Dördüncü parça “One Too Many Mornings” albümün en kısa parçasıdır ve favorimdir. Acoustic gitarının tellerine “usulca” değmesi, nahoş, sarhoş, biraz da kırılgan bir sesle Suze Rotolo’ya söylediği parça ara sıra dinlenilmesi gerekir.

Bir müzisyenin çıktığı yolculuk tıpkı bir sirk gösterisi gibiyse, palyaçonun komik gösterisi artık başlayabilirdi. Ama duruşuna mı gülünmeliydi, yoksa sakarlığına mı, orasını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme