11 Mayıs 2010 Salı

The Psychedelic Sounds of the 13th Floor Elevators



Hayal gücümüzü olabildiğince tuhaf ve uç yerlerde bırakmanın karşılığı gelir m? Tabii ki müzikal boyutu sınırları zorlayan ve beynimizde görsel bir şölen hazırlayan grupların karşılığından bahsediyorum. Şarkının içinde kalmak kolay bir şey değil, küçük bir esinti, ufacık bir ürperme veya hafif bir öksürük bile içinde kaldığımız parçanın hassas kristallerini kırar ve dönüşümüz çok zor olur. Oysa bir parçanın ne denli sapık boyutlara girebileceğinin en iyi kanıtını gösterebilmek için devam eden çırpınışın sonunda açılacak olan kapının ardında, sıcak bir renk, samimi bir öpücük veya harika bir manzara karşılayacaktır bizi.

Austin gibi içi boş ve bunaltıcı bir şehirden arabasına atlayıp San Francisco’ya göç eden ve kısa zamanda “The San Francisco Sound” karşı kültürünün ayrılmaz parçaları haline gelen 13th Floor Elevators’un hikâyesi, tıpkı 60’ ortalarında çıkan birçok grubun hikâyesi gibi, kısa ama kalıcı bir senaryonun güzel renklerini miras bırakmıştır. Zira 13th Floor Elevators, ismini genelde on iki katlık uzun binaların on üçüncüsü olmamasından ortaya çıkarmıştır; bir üst kademeyi zorlayan, merakına karşı gelemeyip şehrin ve hayatın “tuhaf” yerinden bakabilmeyi isteyen ve mümkünse hayatın geri kalanında “bu katta” istikamet etmek isteyenlerin kısa süren hikâyesinden bahsediyorum.

The 13th Floor Elevators / You're Gonna Miss Me (1966)


13th Floor Elevators vokali Roky Erickson’ın San Francisco’nun yer altı dünyasıyla tanışması da çok sürmedi, Tommy Hall ile bir araya gelmesi de grubun oluşmasında vazgeçilmez bir rol oynadı. 66’ senesinin başından turnelere çıkmaya başladılar; Houston, Dallas ve Austin gibi LSD akımından uzak kalmış şehirlerden sonra aradıkları taze kanı San Francisco’da buldular. Belki de San Francisco’nun pratik hayatına “dışarıdan gelmenin heyecanı” arasında boğuştular, LSD kullanımını kariyerlerinde daima “başrol”de tutmaları bir tercih meselesiydi.

Grace Slick ve Janis Joplin ile tanışmaları kısa sürdü, zira The Great Society, Big Brother and The Holding Company ve Quicksilver Messenger Service ile turnelere çıktılar ve belki de hayatlarının en güzel zamanlarını geçiriyorlardı. İçine girdikleri dünyanın her renginden faydalanmak, tutturdukları ahengin arasından geçerek kendilerini başka bir ahenge bırakmak ve olabildiğince keyfini çıkartmak istediler; Janis Joplin ile kanka olmak biraz da böyle bir şey değil miydi?

13th Floor Elevators dinlemek gayret ve sabır ister. Arka planda dinleyiciyi şarkıda tutan sabit bir bass ve eko tonları ile “garage” türüne devredebileceğimiz ince gitar tekrarlarının bir araya gelmesi başarının ilk sinyalleriydi. Zira Tommy Hall’un 1920’lerde bir hayli popüler olan “Jug” enstrümanına elektro yorumunu katması bir anlamda grubun en karakteristik özelliği haline geldi. Bir “garage-rock” grubu olarak turnelere çıkıp zamanla baskın psychedelic öğelerine yönelmeleri de şaşırtıcı değil, zaten dönemin uyuşturucularının müzisyenlere belirli bir müzikal harita çizmesi ve dinleyicinin buna ihtiyacı olması bir açıklama olabilir.

Kasım 66’da ilk albümleri The Psychedelic Sounds of the 13th Floor Elevators piyasalara sürülür ve insanların “psychedelia” ismiyle tanışmaları böyle başlar. Zaten hali hazır bir akımın San Francisco’da beklemesi ve içine devrettiğimiz LSD ve “aşırıcılık” unsurlarının her türlü yeniliğe açık olması, bir anlamda hikâyenin nereye varacağını gösteriyordu. Albümün satışları beklenildiği gibi olmadı ama bunu azınlık bir konumda bulunan “hippie counterculture” kesiminin Amerika’nın nüfusuna nazaran az olmasına yorumlayabiliriz.

Albümün birinci kısmı, ilk parçası “You’re Gonna Miss Me” piyasalara bir “hit single” olarak çıktı ve kısa zamanda grubun en başarılı parçalarından biri haline geldi. Parçanın başında sanki birinin ağzından çıkardığını sandığınız özgün sesin ( ve albüm boyunca birçok parçada rastlayacağınız ) Tommy Hall’un bir eseri olduğunu söylemekte fayda var. Sanki ses dalgalarının bir yüzeyden yansımasıyla oluşan ses tekrarları arasında kendini başka bir yankıya devreden leziz bir yorum dizisi gibidir ve 13th Floor Elevators’un bunu çok iyi yaptığını düşünürüm. Parçanın sözlerinde yatan kızgınlığın blues türüne devredilmesi ve vokal kısmının yüksek sesle tercih edilmesi parçanın daha çok “garage” türüne kaymasına sebep olmuştur.

İkinci parça “Roller Coaster”, ismi gibi dolambaçlı, bir aşağı bir yukarı giden ve dinleyicide “kirli bir ses” uyandıran ağır psychedelic öğeleriyle dolu parçadır. Aynı ritimde kalıp ansızın hızlanması ve şarkının birdenbire bambaşka bir havaya bürünüp tekrardan eskiye dönmesi “hatırlatıcı bir ahenk ve eko serisi” çıkarır ortaya; yazının başında bahsettiğim hayal gücünü tuhaf yerlerde barındırmaktan kastettiğim de burada şekilleniyor: Parçayı benimseyebilmenin, içinde kalabilmenin yolu sanırım “parça gibi düşünmekten” geçiyor. Bu zor bir şey.

Albümdeki favori parçam, “Splash 1 ( Now I’m Home )” sakin bir parçadır, aynı ritimde gider, nakarat kısmında vokalin sesini uzatması parçaya tuhaf bir melankolizm katar.

The 13th Floor Elevators / Splash (1966)


Dördüncü parça “Reverberation” güçlü bir parçadır, ince elektrogitar tellerinin nazikçe çalınması ve parça boyunca arka fonda sabit bir bass gitarının tercih edilmesi dinleyiciyi parçada tutar. The Animals ile The Kinks’in garage parçalarında rastladığımız psychedelic öğelerinin çok daha yoğun versiyonu gibidir ve bir şekilde bu parçayı onlara benzetirim.

The 13th Floor Elevators / Reverberation (1966)


Altıncı şarkı “Fire Engine” albümün şahsen en eğlenceli parçasıdır. Bir itfaiye arabasının siren sesini çıkarırlar ve dinleyiciyi anında “psychedelic bir ortama” götürür. Bir anlamda dönemin pratik hayatında rastlayacağımız, sokakta, caddede veya herhangi bir mekânda karşılaştığımız seslerin doğru yorumlandığı takdirde psychedelic kategoriye sokulabildiğini kanıtlarlar.

13th Floor Elevators’un vokal seçimini oldu olası beğenememişimdir. Ama bir yandan bunun bir avantaj sağladığını düşünürüm, zira yedinci parça “Thru The Rhytmn” tıpkı Booker T. And The Mg’s’de olduğu gibi, salt enstrüman yorumuyla dinleyiciyi harekete geçiren yorumlarla çalarlar. Vokal vardır ama silik ve cılızdır, akılda kalıcı elektrogitar tonlamaların vokalin önüne geçmesi her zaman bir dezavantaj olarak görülmemelidir.

The 13th Floor Elevators / Thru The Rhythm (1966)


Onuncu parça “Monkey Island” şahsen albümün en başarılı ikinci şarkısıdır. Parça boyunca “electro-jug” enstrümanının yer alması, garage parçalarında sevdiğim ince gitar tellerinin nakarat kısmından sonra çalınması ve vokalin arka fonda boğuk ama güçlü duyulması, bir anlamda Sonny and Cher’in “The Beat Goes On” parçasında görülen “upper-class” eğlence biçiminin bir başka yorumudur. Ve tabii ki parçanın sonunda maymun sesi çıkarılması da bir 13th Floor Elevators imzasıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme